Bumerang - Yazarkafe

4 Aralık 2017

Özgürlüğü Mutluluk Addeden Bir Kadın

Okur Yatar'daki yazımdan alıntıdır.
http://www.okuryatar.com/simone-de-beauvoir-ozgurlugu-yazmak-dilek-eker/

“Özgürlük” kelimesi, 8 harflik dev bir kavram… Özgürlüğe dair sözlerimiz, Adem’den Havva’dan bu yana bitmedi, bitmeyecek.

Richard Bach’ın “Uçmak bir martının en doğal hakkı, özgürlükse varoluşun vazgeçilmez bir parçası” diyerek tanımladığı özgürlük, varoluşumuzun en doğasına en doğal hakkımız. “Özgürlük, ne pahasına olursa olsun hiç bir zaman pahalı değildir. O, hayatın nefesidir. İnsan, yaşamak için neler feda etmez!”  M. Gandhi’ye katılmamak mümkün mü? Aynı şekilde “Tutsaklığın, insan kalbine yerleştiğine inananlar yanılırlar. Vücut, bir efendinin emri altına girebilir, hatta onun malı olabilir, ama dimağlar özgürdür. O, hiçbir kayıt ve şart taşımaz, içinde tutuklandığı duvarlar bile onu kapatamaz.” diyen Seneca, özgürlüğün gücünü de vurgulamış olmuyor muydu?

Görmüş olduğunuz gibi Adem’den Havva’dan bugüne “özgürlük” insanlık için önemli bir değer. Kadınların özgürlük çabaları ise, yakın tarihimize dek “eşitlik” kavramıyla eşgüdümlü bir yol izliyor. Kadın özgürlüğünü ve eşitliğini “feministlik kuramı” ile açıklayan Simone de Beauvoir,  özgürlük koşucularının başında geliyor. İşte bu dirençli, özgürlük ve eşitlik tutkusuyla dolu Amazon yürekli kadının hayat hikayesini konu alan “Özgürlüğü Yazmak” adlı kitabından söz etmek istiyorum sizlere…

Jacques Deguy ve Sylvie Le Bon de Beauvoir tarafından kaleme alınan “Özgürlüğü Yazmak”; geleneksel normları reddeden, özgürlük savaşçısı ve feminist Simone de Beauvoir’in hayatını anlatan biyografik bir kitap. Kitapta  yazarın hayatının yanı sıra eserlerinden alıntılar ve fotoğraflar da yer alıyor. Kitabın yazarlarından Sylvie Le Bon de Beauvoir’in, Simone de Beauvoir’in evlat edindiği manevi kızı olduğunu da özellikle belirtmek isterim.

 “Yaşamım kendime anlattıkça gerçek hale gelecek güzel bir masal.” diyen Simone de Beauvoir için “yazmak, varolmak demek.” Kitabı okurken; 1908 yılında Paris’te koyu Katolik ve burjuva bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Beauvoir için bağımsızlığın, ruhsal kodlarında yazılı olduğunu görebiliyorsunuz. O yılların koşullarını düşünürsek, bir kız çocuğu için sınırların nasıl zorlayıcı olabileceğini de tahmin edebilirsiniz. Öğrenim gördüğü okul, muhafazakar öğretmenler, öğrencilik yıllarından itibaren hayat boyu tuttuğu günlükler, yakın dostlarıyla ilişkileri, uzun yıllar bağımlı bir aşkla evli kalacağı Jean Paul Sartre ile tanışması, burjuvalıktan kopuşuyla birlikte şekillenen özgürlükçü yaşam biçimi, 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşadıkları zorluklar, Sartre ile bağımlı bir aşkla süren evliliğine rağmen Nelson Algren ile yaşadığı çalkantılı aşkı, 15 Nisan 1980’da vefat eden Sartre’dan ayrı geçen altı yıl ve ilginç bir rastlantı ile 14 Nisan 1986’da hayata veda edişi, Montparnasse Mezarlığı’nda ebediyete uğurlanışı kitapta okuyucuya anlatılıyor. Kitapta öne çıkan detaylardan biri de Sartre ile evliliğinde geleneksel kuralların olmadığına ve evliliğin Sartre’in varoluşçuluğu ile Beauvoir’in feministliği arasında oluşan sinerjiden güç aldığına vurgu yapılması…

Kadın özgürlüğü üzerine adanmış bir hayatın tanığı olacağınız bu kitap, dünya edebiyatında eserleriyle özgün bir yere sahip olan Simone de Beauvoir’in en büyük toplumsal eserinin ise “feminizm” olduğunu da gösteriyor.

“Özgürlüğe Yazmak” kitabından yola çıktım, o halde “Kendimi o kadar özgür hissediyorum ki, bu neredeyse beni mutluluktan ağlatacak” diyen bir kadın olan Simone de Beauvoir’in özgürlük kavramını nasıl ele aldığını kendi sözleriyle aktarayım:   


“Özgürlükle belli bir insana bağlılık arasında uzlaşma sağlamak mümkün müdür? Ve bu neye mal olur? Yüzde yüz bir bağlılık hep öğütlenir, ama gerçekte dikkatle incelenmediği için yanlış yorumlara neden olur; çoğu zaman bunun eksikliğini hissedenlerin meselesidir; aslında hoşlanmazlar bağımlı yaşamaktan, ama kendi kendilerini buna mahkûm ettikleri için acısını bazen şaraptan, bazen kuyruklu yalanlarla avunarak çıkarmaya bakarlar. Geleneksel anlamda düşündüğümüz zaman, evlilik hep erkeğin üstünlüğüne çalışmış, özgürlük tanımıştır ona; oysa şimdiki kadın, haklarının bilincinde ve hangi koşullarda mutlu olabileceğinin hesabını rahatça yapabilecek durumdadır; ortaklaşa bir hayatın akışı içinde, erkekteki dengesizliği, bu önemli boşluğu karşılayacak hiçbir şey yoksa; kıskançlık, kadını ve erkeği ömür boyu kemirecek, bu ortaklık müthiş bir can sıkıntısında düğümlenecek demektir.

3 Nisan 2017

Panel: "Çocuğun Dünyasında Kitap"

Kitap okuma alışkanlığının çocukluk çağında kazanıldığına dikkat çekmek ve çocuklara kitap okumayı sevdirmenin yollarını ebeveynlere anlatmak amacıyla Kent Sağlık Grubu ve Karşıyaka Belediyesi işbirliğinde “Çocuğun Dünyasında Kitap” konulu panel düzenlendi. Panele çocuk edebiyatının değerli yazarı Hüseyin Yurttaş ve Kent Sağlık Grubu Çocuk Psikoloji Uzmanı Şebnem Türkdalı Temizocak konuşmacı olarak katıldı.   


"Bebeklik döneminde kitaplarla tanışan çocukların hayatında kitap hep var olacaktır."

Çocuk Psikoloji Uzmanı Şebnem Türkdalı Temizocak, “Çocukların Psikolojik Gelişiminde Kitapların Etkileri” başlıklı sunumuyla kitap okuma alışkanlığının kazanımında anne ve babanın rol model olduğuna dikkat çekip, doğru kitap seçimi konusunda önerilerde bulundu.
 
Çocukların bakarak ve görerek öğrendiğine dikkat çeken Şebnem Türkdalı Temizocak, “Çocuklarıyla birlikte kitap okuyan ebeveyn, çocuk için en iyi rol modeldir. Anne ve baba kitap okumuyorsa çocuğun da kitap okuması beklenemez. Bebekliğinden itibaren kitaplarla bir arada olan çocukların tüm hayatında kitap var olacaktır. Çocuklar rutine çabuk alışırlar, bu nedenle evde her akşam planlanan kitap okuma saati, çocuğun gelişimi için çok değerlidir. Erken yaşta kitaplarla tanışan çocukların dil becerileriyle kelime hazinelerinin yaşıtlarına göre daha çabuk geliştiği, evde anne ve baba ile birlikte uygulanan kitap okuma saatinin ebeveyn-çocuk iletişimini güçlendirdiği de araştırmalarla saptanmıştır.” şeklinde konuştu.

Kitap, çocuklar için önce oyuncak, sonra da arkadaştır.

Kitap seçiminde yaşa uygun tercihler yapılmasının önemli olduğuna dikkat çeken Şebnem Türkdalı Temizocak, “Her yaşa uygun bir kitap vardır. Erken çocukluk döneminde kitap bir oyuncaktır. Çocuk, kitapları kendi oyuncaklarının bir parçası olarak algılar. Çocuk büyüdükçe kitap bir alışkanlık haline gelir. Çocuk, kitaplarla birlikte hayal kurar. İyi hayal kuran çocuk, gelecekte de başarılı olur. Çocukların yaşına uygun ve olumlu içeriği olan kitaplar ile çocuklar hayal kurarak hikayeleri içselleştirir. Hayal edebilmek ve zihinde canlandırmak, yaşanmışlık hissi verir. O yüzden olumlu hikayesi olan kitapların okunmasında yarar vardır. Kendine güvenen güçlü çocuklar yetiştirmenin yolu, çocuğa içsel güç kazandırmaktan geçiyor.” dedi.  

Kültür insanı olmanın yolu, okumaktan geçiyor


Kitap okumanın çocuğa kazanımlarının neler olabileceğini anlatan, kitap seven çocuklar yetiştirmek için ebeveynlere önerilerde bulunan yazar ve şair Hüseyin Yurttaş, “Kitaplar, çocukların dünyaya açılan pencereleridir. Çocuklarımıza önce sevgiyle yaklaşalım, onlarla iç içe olalım, çocuklarımıza kitap okumayı özendirelim. Evde kitap yoksa, çocuğun hayatında da kitap olmayacaktır.  Her gün 30 dakikalık okuma etkinliği, aydınlanma yolunda hayatın bütün yönünü değiştirecektir. Çünkü kültür insanı olmanın yolu, okumaktan geçiyor.” dedi.  

8 Mart 2017

Kelimeler ile kalplere dokunmak

Yazar ve müzisyen Kürşat Başar, edebiyat ve müzikle perçinlenen dünyasını Medikent okurlarına anlattı.

Hepimiz inanılmaz karmaşık, ayrıntılarla dolu bir hayata sahibiz. Her günümüzü, anımızı, rüyalarımızı, isteklerimizi, hayallerimizi, yaşadıklarımızı, tanıdıklarımızı ayrıntılarıyla anlatmaya kalkışsak bunu başaramayız. İşte bu nedenle “Bir insanın hayatı sözcüklere döküldüğünde inanılmayacak kadar kısa kalır. Eğer insan, belleğinden geçebilenlerin tümünü yazıya dökmeyi başarsaydı, her insan hayatı, okunması mümkün olmayan sayısız cilde bile sığmazdı." diyorum.  

Kitaplarınızda bileşik cümleler ile okurların kalplerine dokunuyorsunuz. Kelimeler sizce neden güçlüdür? Kelimelerin etki gücüne dair neler söylersiniz?

Aslında kelimelerden çok onları nasıl biraraya getirdiğiniz yani sözdizimi güçlü... Kendine özgü bir sözdizimi, anlatım biçimi, üslubu olan biri insan ilişkilerinde ya da iş hayatında bile her zaman daha fazla ilgi görür bilirsiniz. Edebiyattaysa elbette en önemli şey bu. Yazarlıkla ilgili verdiğim derslerde hep söylediğim bir şey vardır, önce “seni seviyorum” demeden onu sevdiğinizi anlatın, derim.

Peki Kürşat Başar’ı hangi kelimeler tanımlar?

Heyecan, tutku, aşk, mutluluk demek isterim ama bir yazar olarak en zor bulunan sözcükler sanıyorum kendinizi tanımlamak için aradıklarınızdır...

Farklı alanlardaki çalışmalarınızla aslında “sürekli kendini yenileyen bir Kürşat Başar” profili gözlemliyoruz. İnsan kendini nasıl yenileyebilir, nasıl gelişebilir?

Ben sürekli aynı şeyi yapmaktan sıkılan bir insanım. Bir şeyi yapıp bitirdiğimde hemen bir yenisini düşünmeye başlarım hatta belki aynı anda birçok şeyi... Yaptığımız herşey bizi daha zenginleştiriyor ve sonuç olarak hayattan daha fazla zevk almamızı, hayatı daha çok anlamamızı sağlıyor. Bunun için de aslında ne çok boş vakit geçirdiğimizi düşünerek o zamanları çok daha iyi değerlendirebiliriz.

Felsefe eğitimi, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

İnsanlar,  felsefeyi “uçuk düşünceler bütünü” olarak görüyor olabilir ama kesinlikle öyle değil! Bugünkü hukuk, devlet, demokrasi gibi kavramların hemen hepsi felsefeden çıkıyor. Dolayısıyla felsefe tarihini okuduğunuz zaman, insanlık tarihini oluşturan birçok şeyi öğrenmiş olursunuz, hayatı daha bütünsel bakış açısıyla yaşayabilirsiniz.     

Kitaplarınızda kahramanlar aslında genel olarak okurla doğrudan konuşuyor. Kahramanların iç dünyalarını öyle derin yansıtıyorsunuz ki okuyucu kitabı okurken adeta karakteri canlandırabiliyor, karakter ile empati kurabiliyor. Bu açıdan sormak isterim; kitaplar, insanlara empati kurmayı öğretebilir mi? Bunun toplumsal kazanımları neler olabilir?    

Evet bence iyi romanlar insanlarla empati kurmayı sağlayabilir. Bu nedenle her zaman klasikleri okumanın önemini vurgularım. İster Balzac ister Hüseyin Rahmin Gürpınar ister Yaşar Kemal okuyun belki hiç tanımadığınız bir dönemin, bir bölgenin insanlarıyla empati kurabilirsiniz. Bu kişisel ruh haliyle ilgili de olabilir toplumsal sorunlarla ilgili de... Toplumsal kazanımı, kendi içine kapanıp kendini hep haklı sanıp başkalarının da bu dünyada yaşadığını hatırlamanızı, kimseyi ötekileştirmemeyi öğrenmenizi sağlar.

“Yaz” romanınızda “Bir insanın hayatı sözcüklere döküldüğünde inanılmayacak kadar kısa kalır. Eğer insan, belleğinden geçebilenlerin tümünü yazıya dökmeyi başarsaydı, her insan hayatı, okunması mümkün olmayan sayısız cilde bile sığmazdı." diyorsunuz. İnsanlar kendilerini tümüyle neden ortaya koyamazlar?  

Aslında söylemek istediğim şu ki, hepimiz inanılmaz karmaşık, ayrıntılarla dolu bir hayata sahibiz. Her günümüzü, anımızı, rüyalarımızı, isteklerimizi, hayallerimizi, yaşadıklarımızı, tanıdıklarımızı ayrıntılarıyla anlatmaya kalkışsak bunu başaramayız.  O yüzden en ayrıntılı otobiyografiler bile ancak kişinin hayatından süzdükleriyle sınırlı kalır.

Yine aynı romanda “Belki de hayatta ilk öğrendiği şey 'kaybetmek' olan çocuklar için hayaller kurmak, hayatta tutunmanın ve bir günü daha sürdürebilmenin tek yoludur." cümlenize istinaden sormak isterim. Hayatı çocukluğumuzdan itibaren hayal kurarak mı kurguluyoruz? Hayal gücümüz geliştikçe daha mı güçlü oluyoruz sizce?

Çocuklar hayallerle gerçekleri birbirine karıştırır ve ikisini birbirinden ayırmayı öğrendiklerinde büyürler. Ama bizi üzen, başa çıkamayacağımız pek çok şeyden hayaller kurarak uzaklaşabiliriz. Hayaller bizim kendimize özgü ve kimsenin karışamayacağı özel dünyamız.

Evet bence hayal gücümüz geliştikte daha güçlü oluyoruz.

Bir yazınızda “An’ı yaşamak ve bunu yaparken de hayatı olağandışı kılmak… Elbette pek çoğumuzun istediği ama başaramadığı bir şey.” diyorsunuz. “Carpe diem” mottosu, insanın hayata bakışını, hayatını nasıl etkiler?     

Bu hep söylenen ve istenen bir şey ama gerçekleştirmek o kadar kolay değil. Çünkü an’ı yaşamak için birçok şeyden vazgeçmeniz ve başkalarını fazla umursamamız gerekir bu da çok mümkün olmuyor. Ama bu mottoyu en azından unutmadan yaşamak belki insana hayatı ve yaptıklarını ve kendisini çok fazla ciddiye almaması gerektiğini hatırlatır.

Aşkı nasıl tanımlarsınız? Kitaplarınızda geçmişteki bir aşkın iziyle aslında bugünü de yaşayamayan karakterlerinizden yola çıkarak sormak isterim; mutlu aşk yok mudur? Yarım kalmışlık, yaşanamamışlık, insanı neden bugünü yaşamaktan alıkoyar?  Eskiden aşklar başka mıydı? Yoksa geçmişe bakarken biz mi öyle sanıyoruz?

Aşk hep mutlulukla özdeşleştirilir ve insanlar aşık olduklarında mutlu olacaklarına inanır. Oysa aslında aşk sizi çok mutlu edebildiği gibi çok mutsuz da edebilir çünkü çok yüksek bir duygu.

Eskiden aşkların başka olduğu düşüncesi hep dile getirilir ama bundan çok emin değilim. Belki eskiden birine odaklanmak, aşık olunan kişiye bağlanmak çok daha kolaydı. Şimdiyse seçenekler çok fazla. İnsanlar herhangi bir şeye bile tam olarak odaklanamıyor. Oysa aşk, tümüyle kendinizi karşınızdakine yöneltmek, ona odaklanmak, onu yüceltmekle ilgili bir duygu.

Aşkın tanımı, aslında hep eksik kalıyor. Belki de Başucumda Müzik’te yazdığım gibi, “Birini sevmek için elle tutulur bir neden bulamıyorsan aşıksın” diye anlatmak mümkün…

Ayrıca bir yazar olarak söylemeliyim ki aşkı yaşamak, aşkı yazmaktan daha zordur. Çünkü yazarken kelimelerle uğraşıyorsun, yaşarken bir insanla!

Peki nostalji ve retro akımlarının revaçta olması, geçmişin izlerini bugünde arama ihtiyacından mı kaynaklanıyor sizce?

Nostalji ve retro bugüne özgü bir şey değil. Her dönemde bu geçerli. Belki bu zamanda yaşadığımız dünyada aradıklarımızı bulamadığımızda geçmişi özlüyoruz. Ama imkan olup oraya dönebilseydik belki de orada da sandığımız kadar mutlu olmazdık.

Edebiyatın yanı sıra müzik de hayatınıza yön veriyor. Kelimelerin gücüne dair konuştuk, peki notaların gücünü nasıl tanımlarsınız? Kelimeler ve notalar, sizin hayatınızı nasıl şekillendirdi?

Kelimeler ya da notalar aslında sizin içinizdeki bir şeyi ifade etmenizin yolları, araçları... Bu nedenle benim için aralarında fazla bir fark yok. Ben sadece içimdeki bir şeyleri anlatmak istiyorum ve bunun için sözcükleri ya da melodileri kullanıyorum.

Müziğe okul yıllarında piyanoyla başladım.  Sonra davul çaldım. 16 yaşındayken bir arkadaşımdan gelen plaklarla caza ilgi duymaya başladım. Cazda saksofon önemli bir solo enstrüman. Özellikle John Coltrane’i dinledikten sonra bu caza ilgim arttı. Yıllar sonra bir saksofon aldım ve kendi kendime çalışmaya başladım.

Kürşat Başar’ın hayatı nasıldır? Neler sizi mutlu eder?
Neredeyse bütün hayatım çalışarak geçti. Bunun dışında kalan zamanda da yeni projeler, yeni kitaplar, yeni filmler, yeni müzikler peşinde dolaşmayı seviyorum. Benim en büyük keyfim kitaplar ve müzik. Bunun dışında film izlemeyi seviyorum, arkadaşlarımla birlikte olmayı seviyorum, tek başıma kalıp aklıma gelen yeni şeylerin izini sürmeyi seviyorum.

Kitaplarınızda şehirleri de tasvir ediyorsunuz. Peki size hangi şehirler ilham veriyor? İzmir’e dair neler söylersiniz?
Bana en çok ilham veren şehir İstanbul. Bunun dışında Paris, Venedik, Londra ve Barcelona beni çok etkileyen şehirler. İzmir de benim için özel bir yer. Çocukluğumdan aklımda kalan en unutulmaz anı elbette saat kulesi ve fayton. Askerliğimi de Narlıdere’de yaptım. Benim için hep yaz aylarında ailemle gittiğim bir yer olduğundan ne zaman gitsem çocukluğumu hatırlarım ve inanılmaz ışığını, havasını hep çok severim.

Sağlıklı olmaya dair nelere özen gösteriyorsunuz?  
Yazık ki bu konuda fazla bir şey yapamıyorum. Ara sıra heveslenip spora başlıyorum ama sonu gelmiyor. Yeme içme konusunda da çok dikkatli sayılmam ama hep az yerim. Tatlıyla hiç aram yoktur. İlaç içmeyi çok zorunlu olmadıkça sevmem.

Okurlarımıza hayata dair neler önerirsiniz?
Kendilerine de başkalarına da iyi davranmalarını, insanlara ve olup bitenlere anlayışla yaklaşmalarını, kendilerini başkalarının yerine koyabilmelerini, hep biraz daha fazla çalışmalarını, kendilerini zenginleştirecek şeyleri örneğin sanatı, müziği, edebiyatı hiç ihmal etmemelerini ve ellerinde olmayan şeyler için kendilerini fazla üzmemelerini tavsiye ederim.

7 Kasım 2016

Ödünç Hayatlar "ikinci hayatlar" için sahnelendi

Organ bağışı kutsaldır. Organ bağışıyla yeniden sağlıklı bir hayat sürdürme şansına sahip olmuş insanlar, organ nakli sonrası hayatlarını “2. hayat” olarak kabul ediyor ve organ nakli ameliyatı oldukları günü genellikle “doğum günü” olarak kutluyorlar. Zira organ bağışı, aynı zamanda hayatta adeta bir bayrak yarışı gibi “candan cana hayata el vermek” demek…

3-9 Kasım Organ Bağışı Haftası kapsamında çeşitli etkinliklerle organ bekleyen hastaların çaresizlikleri dile getiriliyor, kutsal bağışın önemi vurgulanıp farkındalık yaratılmaya çalışılıyor. Organ bağışlarıyla binlerce hastanın yeniden hayat bulduğuna dikkat çekilerek toplumun bilinçlendirilmesi hedefleniyor. 

Organ Bağışı Farkındalık Haftası’nda organ bağışının kutsal bağış olduğuna ve yaşamsal önemine dikkat çekmek amacıyla İsmet İnönü Sanat Merkezi’nde İzmir Kent Hastanesi’nin düzenlediği etkinlikte tiyatro sanatçısı Ali Poyrazoğlu, “Ödünç Hayatlar” adlı oyununu “ikinci hayatlar” için sahneledi ve organ bağışı çağrısında bulundu. Ünlü sanatçı Ali Poyrazoğlu’nun “yaşamak da yaşatmak da güzel”  mesajını verdiği “Ödünç Hayatlar” oyunu, tiyatroseverlerin yanı sıra Kent Hastanesi’nde karaciğer, böbrek nakli olmuş hastalar, yakınları ve doktorlar tarafından izlendi.

Salonu dolduran izleyicilerin performansını ayakta alkışladığı ünlü sanatçı Ali Poyrazoğlu organ bağışı konusunda bilinçlendirmenin yaygın propagandalarla mümkün olacağını söyledi. Bu işe liseli gençlerden başlanmasını öneren Poyrazoğlu, Bodrum’da geçirdiği motorsiklet kazasından sonra beyin ölümü gerçekleşen bir gencin organlarının bağışlanması gündeme geldiği sırada yaşananları da anlattı. Poyrazoğlu, “Acılı insanlar, bağış için  aile büyüğünün kararının önemli olduğunu söyledi.  O aile büyüğü geldi, imammış. Dinimizde yeri var, verin kime lazımsa, dedi. Organ bağışı konusunda zihniyeti bu çizgiye taşıyabilirsek, çok önemli yol kat edilir” diye konuştu. 
Ali Poyrazoğlu, oyunun sonunda salondaki izleyicilerle birlikte organ bağışı çağrısı yazılı dövizleri havaya kaldırarak objektiflere poz verdi.

27 Ekim 2016

Piramitler

Fantastik edebiyatın ünlü yazarı Sir Terry Pratchett’ın kültleşmiş “DiskDünya” serisinin 7. kitabı Piramitler yayınlandı.

Büyünün Rengi, Fantastik Işık, Eşit Haklar, Mort, Hasbüyü ve Ucube Kocakarılar, DiskDünya serisinin önceki kitaplarıydı. Hayalgücünün sınırlarını zorlayan kurgusunun yanı sıra kuantum fiziğinden sanayi devrimine, popüler kültür klişelerinden edebiyat ve sinema klasiklerine uzanan değişik kültür unsurlarına saygı duruşunda bulunarak gerçek dünyadaki pek çok konuyla alay edebilen DiskDünya serisi, dünya çapında 85 milyonun üzerinde sattı.

Niran Elçi’nin çevirisiyle ve Delidolu’nun baskısıyla okurlarının beğenisine sunulan efsane dizinin 7. kitabında, DiskDünya’nın muhtelif kadim krallıklarından Djelibeybi’nin tarih boyu inşa ettiği piramitler ülkenin ekonomisini altüst ediyor. Ve kötü niyetli bir başvezir, tüm gidişatı mahvediyor. Tanrılar ise, inanılan şeyler olmaktan bıkıp gerçek varlıklara dönüşüyor ve yeryüzüne iniyor!

Djelibeybi, DiskDünya’daki krallıkların en görkemlisi değil belki ama kesinlikle en eskisi. O kadar eski ki; üstündeki zaman toz kokuyor. Krallığın genç ve hevessiz firavunu Teppic ise, kendisini Antik Mısır’dan Yunan uygarlığına, Truva Savaşı’ndan dâhi matematikçi çöl develerine uzanan; engin ve akla hayale sığmayacak bir maceranın tam ortasında buluyor. Neyse ki suikastçılık zanaatı, işine bir hayli yarayacak.

Terry Pratchett, Piramitlerde mizahın mizahın dozunu iyice yükselterek, satırları arasında kaybolma vaadi veriyor; tabii altınızda yaşlı bir deve ve çöl toprağı yoksa.

11 Ekim 2016

Kitaplar beynin gıdası

Çocuk Nöroloji Uzmanı Dr. Benal Çubuk: Beyin okuyarak beslenir ve güçlenir. Okumanın zamanı ve yeri yoktur.

Bir  kitap  kadar elverişli  değildir  hiçbir  gemi
uzak  diyarlara  götürmek  için  bizi…

Çocukluk dönemi, tüm insan yaşamında kısa bir dönemi kapsar, ancak gerekli ve  köklü tüm alışkanlıklar çocukluk yıllarında kazanılır. Çocukları yetişkinlerden ayıran en önemli özellik; sürekli büyüme ve gelişme göstermeleridir. Çocukların; zihinsel, duygusal, sosyal, bedensel gelişiminin %70’i 0-6 yaş arasında tamamlanmaktadır. Bu süre içinde en hızlı gelişme, ilk 2 yılda gerçekleşir. Başlangıçta davranışı birkaç refleksten oluşan insan, 2 yıl sonunda kendi başına yürüyebilen, konuşabilen, sonrasında da bazı basit problemleri çözebilen, neden sonuç ilişkisi kurabilen, basit planlamalar yapabilen, hatırlayabilen bir kişi hale gelir.

Bir insan beyninde 10 milyardan fazla sinir hücresi bulunmakta, her bir hücre ortalama 10.000 hücre ile bağlantı içerisinde çalışmaktadır. “Nöron” adı verilen bu sinir hücrelerinde sinyaller çok karmaşık elektro-kimyasal olaylar zinciriyle oluşan ve sayısı saniyede 1000’e çıkabilen titreşimler halinde iletilmektedir. Çocukluk döneminde birçok uyaran bu nöronlar arası bağlantıların ve nöronlar arası sinyallerin ve iletimin artışına yol açar. Bu uyaranların en önemlileri; iyi beslenme ve bakım, sevgi,  aile ve çevreden gelen sesli ve sözlü  iletişimdir.

Kitaplar, çocukların duygusal, ruhsal,  bilişsel ve sosyal gelişimleri için dünyaya açılan pencerelerdir. Bebeklik döneminden itibaren kitaplar çocuğun hayatının bir parçası olmalıdır.  Doğumdan itibaren bebeğe sunulan uyaranların çeşitliliği ve zenginliği,  bebeğin zihinsel gelişimi, yeni deneyimler ve becerilerin kazanılmasında çok önemli rol oynar. Erken yaşta kitaplarla tanışan çocukların dil becerilerinin ve kelime hazinelerinin yaşıtlarına göre daha çabuk geliştiği saptanmıştır.

Kitap, çocuğun hayal gücünü, yaratıcılığını, sorun çözme yetilerini geliştirir. İyi ve kötüyü kitaplardan öğrenir. Kitaplar, gerçek ile hayal arasındaki köprüyü oluşturur.  Çocuklar başka insanların yaşamlarını, olaylar karşısındaki davranış ve duygularını anlama ve sorun çözme yetenekleri kazanırlar.

Kitaplar; çocukları, sevgi, ölüm, doğum, sağlık, hastalık, felaketler, iyilik, kötülük, fedakarlık vb. yaşamın gerçeklerine hazırlar, kendilerini ve başkalarını anlamaya,  hayal gücünü geliştirmeye ve yaratıcı güçlerini ortaya çıkarmaya yardımcı olur.  Alıcı ve ifade edici dil gelişimine, algı gelişimine, sanatsal ve estetik değerleri öğrenmeye, eleştiri yeteneklerini geliştirmeye yol açar. Sosyal ve duygusal gelişimlerini destekler, kendilerini ve başka insanları anlamalarını sağlar, başkalarıyla iletişimini kolaylaştırır,  empati yeteneğini, karar verme ve sorun çözme becerilerini geliştirir. Genel kültürü artırır, yaşamı sevdirir, okul başarısını, bilgi dağarcığını ve kelime hazinesini geliştirir,  kendine güvenini artırır.

Her yaşın kitabı vardır

İnsan beyni okuyarak beslenir ve güçlenir. Okumanın zamanı ve yeri yoktur. Alışkanlıklar küçük yaşlarda edinilir, her yaşın kitabı vardır. Anne ve babayla kitap okumak,  anne-çocuk ve baba-çocuk iletişimini güçlendirir. Kitapları hayatının bir parçası yapmanın en iyi yöntemi çocuklarla birlikte okumaktır.

0-3 yaş
0-3 yaş arası dönemde bol ve büyük resimli, dikkat çekici resimleri olan, dokunma duyusuna hitap eden, az ve kısa yazılı kitaplar tercih edilmelidir. Bu dönemde çocuklar, resimleri işaret etmek, kedi, köpek gibi hayvan seslerini taklit etmekten keyif alırlar, konsantrasyon süreleri kısadır, bu nedenle kitap okuma süreleri kısa olmalıdır.

3-6 yaş
3-6 yaş arası  dönemde insan ve hayvan resimli  masallar, tekerlemeler, kısa hikayeler ilgi çekicidir. Çocuklar bu yıllarda tekrarları severler, aynı öyküleri defalarca okumanızı, anlatmanızı isterler ve bundan çok hoşlanırlar. Bu dönemde de bol resimli ve az yazılı kitapları tercih etmelidir.

Okul Çağı
Okul  döneminde kahramanları çocuk olan öyküleri severler, hala somut düşünme  döneminde oldukları için resimli kitaplar tercih edilmelidir. 10 yaşından sonra  ise soyut düşünme becerileri gelişmeye başlar, ilgi alanları değişir, macera, mizah, biyografi, tarihi eserler ilgisini çekmeye başlar.

Ergenlik
Ergenlik döneminde romanlar, düşünsel öyküler, aşk öyküleri, gazete ve dergiler ilgi alanına girer, yetişkin edebiyatına ait kitaplara yönelmeye başlarlar.
  
En iyi eğitim, örnek olmak 

Çocukların müthiş taklit yetenekleri vardır. Çocuk anne ve babayı, aile bireylerini kitap okurken görmeli, evde kitap konuşulmalı, düzenli yüksek sesle birlikte kitap okumalıdır.  Çocukların kitaplığı olmalıdır veya evdeki kitaplığın alt rafları çocuklara ayrılarak okumaya özendirilmelidir. Oturma salonu, televizyon üstü, banyo, oyun odası gibi  mekanlara gazete, dergi yerleştirilmelidir.  Hediye olarak sık sık kitap alınmalıdır.  En güzel hediye kitaptır, çocuk kitabın değerli ve sevindirici bir şey olduğuna inanacaktır.

Çocuğa rehberlik etmek, kitap ile ilgili dergileri, yazıları, fuarları, televizyon programlarını takip etmek, kitaba olan ilgisini artıracaktır.

Kitapların sadece çocuklara değil, anne-baba ve öğretmenlere de yararı çoktur. Yaşama çocukların penceresinden bakmayı öğrenirler, bu da çocuklarını anlamayı ve  iletişimlerini güçlendirir. Çocuklarla pozitif ve güven verici bir ilişkinin kurulmasına yardımcı olur.
  
UMUT BELKİ DE GELECEK SAYFADADIR
KAPATMA KİTABI…

Medikent Dergisi’nde yayınlanan yazıdan alıntıdır.

27 Eylül 2016

Notaları tutkuyla konuşturan büyük virtüöz

Medikent Dergisi için yaptığım söyleşidir. 

Notaları konuşturan büyük virtüöz İdil Biret, notaların gücüyle ve tutkuyla oluşan başarı öyküsünü Medikent'te anlattı.
  
Geniş bir repertuvara sahip ender piyanistlerden biri olarak Beethoven, Chopin, Brahms, Rahmaninov’un piyano eserlerini yorumladınız. Bu bestecilerin en iyi yorumcularının da başında geliyorsunuz. Albümleriniz ile elde ettiğiniz başarı, “Fransızlar’ın Fransız besteciyi, Almanlar’ın da Alman besteciyi dinlediği bir Türk piyanist” diye yansıtılıyor. Müzik kariyeriniz, bir başarı öyküsü. Bu başarıya sizi ulaştıran değerleriniz neydi?

Çok çalıştım. Çalışacaksınız ama çalışmak için çalışmayacaksınız. Zekice, düşünerek,  okuyarak, kafayı geliştirerek çalışmak gerekir, bu çok önemlidir. Kendimden örnek vermek isterim; 5 saat boyunca çalışsam ve bir eserde aynı yerleri tekrarlarsam, hiçbir işe yaramaz. Ama çalıştığım her dakika “Eserde kritik kulak nasıl olacak, nasıl en iyi yoruma ulaşacağım?” diye düşünerek çalışırım. Demek istediğim; ne yaparsanız yapın, çalıştığınız şey üzerinde gittikçe daha derinleşerek çalışmalısınız. Yani en iyiye nasıl ulaşabileceğiniz konusuna odaklanıp, neden çalışmakta olduğunuzu iyi bilmelisiniz.  

Moliere, “Güçlükler, başarının değerini artıran süslerdir.” der. Bu açıdan sormak isterim; başarıya uzanan yolda karşılaştığınız güçlükler oldu mu?  Güçlüklerle karşılaştığınızda çıkış yolunuz ne oldu?

Güçlükler her zaman olabilir. Üstesinden geleceksiniz, başka yolunuz yok. Çocukluğumdan bu yana “bu çok zor” dediğim her soruna çözüm bulmak için “Ben şimdi size göstereceğim, ben bu sorunu işte böyle çözerim” diyerek kararlı oldum. Güçlüklere böyle gülüyorum. Zor olanla baş edebilirsiniz, yeter ki vazgeçmeyin.  

Alman piyanist Wilhelm Kempff’in öğrencisiydiniz. Kempff ile yollarınız henüz 7 yaşındayken keşişti. Daha sonra onunla Paris’te Mozart’ın İki Piyano Konçertosu’nu birlikte çaldınız. Kempff’in sizin müzikal kişiliğinizin oluşumundaki etkisi için neler söylersiniz?

Çok büyük. Çok büyük bir saygı ve sevgi duyuyorum kendisine… Müthiş bir insandı. 7 yaşımdan beri tanıyorum. İlk piyanoyu ona çaldım. Olumlu bir insandı. Disiplinliydi. Yani hayata bakış tarzıyla pozitif bir insandı ve müthiş bir müzisyendi. İşin komik tarafı, değişik görünen bu insanlar sonunda aynı şeyleri isterler. O da başarı odaklıydı. Kişiliğimin şekillenmesinde önemli bir payı vardır.  


“Bir yapıtı piyano için düşünülmüş gibi uyarlamak önemlidir” diyorsunuz.  Bir eseri yeniden yorumlarken, yoruma bağlı ne tür değişimler gerçekleşiyor sizce?

Notalarda her şey yazılı… Aslında mutlak olarak tek partisyon doğrudur. Onun dışında bizim yaptığımız bir yerde eserin parçasını bozuyoruz elimizde olmadan... Bazen siyah notalar beyaz olduğu zaman onu bir siyah kadar kısa yaparsanız o zaman yazılanı da bozmuş oluyorsunuz. Ayrıca yazıldığı zamandan birçok kopya ile değişen eserler de var. Her yazılan nota kompozisyonla aynı mı ondan da emin değiliz. Eserin analizi çok önemli. “Nokta nerede, durak noktası nerede, gerilim yerleri nerede” gibi ayrıntıları keşfetmek çok önemlidir. Sonra kelimenin bir gelişi, yükselişi, başlayışı, yükselişi ve sonra yok oluşu… Bunlar da çok önemli. Eseri bir bütün yapmak, bütünselliği sağlamak çok önemlidir. Hiçbir şeyi parça parça yapmamak, bir bütün ve dinamiği ona göre kullanmak gerekir. Örneğin sahnedeyken serbestlik var. O anda notalarda değil ama nüanslarda bir ifade tarzında doğaçlama olabilir. Onu da hesaba katmak lazım.  

Ayrıca bir kompozisyon piyano ile çalınacağı zaman, o eseri ve sanatçıyı bütünüyle tanımak gerekir. Neler yaptığını, eserin psikolojik boyutunu, sanatçının neler okuduğunu bilmelisiniz. Eserlerin analizini iyi yapmak önemlidir.

Öte yandan; zamanla yeni şeyler öğreniyorsunuz. Her yeni günde başka bir şey keşfediyorsunuz. Onun için hiçbir zaman durmuyor. Ayrıca teknik bazı detaylar da var. Mozart’ın eserlerini çaldığınız  zaman kolunuzda oluşan ağırlık ile Rahmaninov çaldığınız zamanki ağırlık çok değişiktir. Mozart, daha aydınlık ve daha eğlencelidir. Rahmaninov’un ilk plakları var elimde… İnanılmayacak bir mükemmeliyet söz konusu… Hatta bundan daha öteye gidilebileceğini de sanmıyorum.  Zerafet ve çok büyük bir kuvvet söz konusu…

Özetle bestecilerin yaşadıkları dönemi bilmek gerekir. Sanatçıları da tarihi de iyi bileceksiniz ki eserleri hakkıyla yorumlayabilesiniz.

“Müzik başka bir dünyaya götüren bir şey” diyorsunuz… Özellikle klasik müziğin insan ruhunda ve kişisel gelişiminde nasıl bir etkisi vardır sizce? Başka bir deyişle notaların gücüne dair neler söylersiniz?

Bu sorunuzu biz sanatçılar ve dinleyiciler açısından ayrı ayrı değerlendirmek isterim. Çok fazla bu işin içine girdiğiniz zaman kafanızdan sabah akşam her an müzik geçtiği için dünyadan biraz kopuk olabilirsiniz. Bu aslında tehlikeli bir durum. Dolayısıyla dikkat etmek gerekiyor. Ama tahmin ediyorum ki bir matematikçinin kafasında da sayılar aynı şekildedir. Dünyayla bağları koparmamaya dikkat etmek lazım.

Dinleyiciler açısından da öncelikle söylemek istediğim, klasik müziğin kalitesidir. Klasik müzik insanları daha sakin ve uyumlu yapıyor. Çünkü bu müzikte bir ahenk, bir harmoni var. Mozart’ın eserleri bir ay boyunca bir şehirde –sanıyorum Mannhein – çalınıyor ve görülüyor ki insanlar çok daha nazik ve yardımsever oluyor. Bundan daha güzel bir şey olabilir mi? Ayrıca klasik müzik, entelektüel bir birikim gerektirir, bu açıdan da hem ruhsal dinginlik hem de kültürel gelişim sağlar.

Anneniz ile birlikte evde Beethoven senfonileri çaldığınızı biliyoruz. Çok küçük bir yaşta yurt dışında konsevatuar eğitimine başladınız. O yılları düşündüğümüzde annenizin yetenekli olan küçük kızını desteklemesi oldukça önemli. Buradan hareketle anne ve babalara çocuklarının yeteneklerini keşfedip, yönlendirmeleri konusunda neler söylersiniz? 

Çocukluğumda klasik müzik benim için neden bu kadar önem kazandı, çünkü annem ve anneannem piyano çalıyordu. Ailede herkes müzik ile ilgileniyordu. Hiçbiri de profesyonel değildi. Güzel plaklar dinliyordum, dinliyorduk. Anneannem çok güzel alaturka piyano çalardı. Annem bana bir şeyi öğretti. Katiyen hiç kolay beğenmezdi. O bana çok iyi geldi, böylece hayatımda hep mükemmele ulaşmaya çalıştım. Güçlü kişiliği olan bir anne olması da büyük bir şans. Şimdi bunları söylediğim zaman müziğe alıştırmak için muhakkak çok müzik dinlemek lazım. İnsan, çocukken ne kadar iyi müzik dinlerse, o kadar kulağı alışıyor. Bu nedenle anne ve babalara çocukları için önerim, onlara iyi müzik dinletsinler.  

Klasik müzik adına yapılması gereken en büyük adım, dinleyici yetiştirmek olacaktır. Her şeyden önce en önemlisi bu…  Aslında korolar yaptırmak gerek. Koro ile müziğe başlayan çocuk, birlikte söylemeyi öğreniyor sonra sesi çıkarmayı öğreniyor. Piyano bir yerde hazır ses. Türkiye’de en büyük eksikliklerden birisi de koro sayısının az oluşudur.

Yetişen sanatçılar mesleklerini icra edemeyeceklerse, sanatlarını gösteremeyeceklerse sistem bedbaht insanlar yaratmış olur. Bu iş anaokullarından başlar. İnsanlara iyi ve kaliteli sesler dinletmeliyiz. Az fakat öz dinleterek çok da müziğe boğmadan sevdikleri şeyi defalarca dinletmeliyiz. Kişi keşfetmek ve üzerine araştırma yapmak istemeli. Belki ülkemizin her noktasında dinletiler gerçekleştirmeliyiz çünkü memleketimizin her tarafında bir ilgi var. Ben Van’a da, Gaziantep’e de, Erzurum’a da gittim ve çok şaşırdığım ilgi ve detaylarla karşılaştım. Bu aktiviteler geçici olmamalı, süreklilik olmalı. 

İdil Biret’i büyük bir piyanist olarak tanıyoruz, piyanist kimliğinizin yanı sıra neler yapmaktan hoşlanırsınız? Ev halleriniz nasıldır? Neler sizi mutlu eder?

Çok kitap okuyorum. Birkaç kitabı birden okuyorum, çabuk okuduğum için de yetişmiyor, çocukluğumda da böyleydi. Küçükken de kütüphaneye üye yapmışları beni. Bu notada da böyle çok hızlı okuyabiliyorum. Genellikle onu çok seviyorum. Evde beni çok ilgilendirir, mesela birçok yeri duvar kağıdı yaptım. Yazları yüzmeyi çok severim, mümkün mertebe kışın da devam ettirmeye çalışıyorum. Film izlemeyi severim, güzel eski filmlere hayranım. Son filmler göz yoruyor, montajlar çok hızlı ve çok şiddet var. Şiddetin izleyici için bir ihtiyaç olduğunu zannetmiyorum. Maalesef bu tür şiddet içerikli filmler insanları alıştırıyor bazı şeylere, çok kötü onun olmaması lazım. Bizde çok iyi bir sinema var. Çok keyifle seyrediyorum. Tiyatroyu çok severim. Bazen televizyonda ilginç şeyler olabiliyor, dikkatli ve kaliteli seçimler yapmaya özen gösteriyorum.  

Sağlıklı hayata dair nelere özen gösterirsiniz?

Şekerin insanın üzerindeki kötü etkilerini biliyorum. Yağ, şeker ve tuzu yemeklerimden azalttım. Doğal ne kadar ürün bulabilirsem, onları tüketiyorum. İhtiyacım olmayan şeyleri tüketmemeye özen gösteriyorum. Bazı tatlıları zamanla unuttum. Sebze ve meyveler, çok güzel. İnsanın zamanla yemek alışkanlığını da değiştirmesi gerektiğini düşünüyorum. 20 yaşındaki bir insan ile aynı şekilde yemek yiyemeyiz biz değil mi?

Diğer yandan, olabildiğince rahat olmak ve boşuna boşuna sinirlenmemek, kızmamak gerekiyor. Üzülmeye ve kızmaya değmez. O enerjiyi çok önemli yerlere saklamak ve başka yerlerde o gücü kullanmak gerekir.

9 Ağustos 2016

Sevdiğiniz Yaşamı Tasarlayın

Ayşe Birsel’in “Design the Life You Love (Sevdiğin Yaşamı Tasarla)” adlı kitabı, ABD’den sonra Türkçe çevirisiyle Optimist Yayınevi’nce okurlara sunuluyor. Kitap, içerdiği eğlenceli uygulamalar ve tasarım araçları ile hayatımıza tasarım odaklı düşüncenin penceresinden oyuncul ve iyimser bir bakış açısıyla nasıl yaklaşabileceğimizi anlatıyor. Modadan tasarıma, sanattan gastronomiye geniş bir yelpazede farklı disiplinleri harmanlayan Ayşe Birsel, kitapta Issey Miyake, Ferran Adria, James Dyson ve Steve Jobs gibi yaratıcı düşünürlerden ve ilham kaynaklarından örnekler veriyor. 

Kitabında hayatın tıpkı bir tasarım projesi gibi şekillendirilmesi gerektiğini ele alan Ayşe Birsel, ”Hayat, karmaşık bir problemdir; değerli bir şey elde etmek istiyorsanız, bir tasarımcı gibi düşünmek durumundasınız. Kısaca iyimserlik, empati, bütünsellik ve neşeyle..." diyor.  

İki sayfaya sığdırılmış hayat şeması ile hayata daha kolay yön verileceğini vurgulayan Ayşe Birsel, kitabın temasını şu cümlelerle açıklıyor:

“Zıt ihtiyaçlar, talepler, kısıtlar ve meydan okumalarla doludur. Her şeye sahip olamazsınız. Daha fazlasına ihtiyaç duyuyorsanız, bazı çelişkileri çözmek durumundasınız. Tasarım düşüncesi bunun için biçilmiş kaftandır. İlginç olan nedir, biliyor musunuz? İki sayfaya sığdırılmış hayat! Ve bu muazzam ferahlık sağlar. Hayatınızı iki sayfada görmek bütün karmaşıklığa rağmen size bir kontrol duygusu verir. Aslında hayatın karmaşıklığını yönetebilirsiniz. Bunun bir ziyafet vermekten farkı yoktur; yiyecek listenizi hazırladıktan sonra ne yapacağınızı bilirsiniz. Hayat da bundan farklı değildir. Bileşenlerine ayırmanıza ve tümünü iki sayfada görmenize kadar kocaman ve karmaşıktır. Bu iki sayfa hayatınızla ne yapmak istediğinizi, daha fazla neye ihtiyaç duyduğunuzu, neleri dışlamak gerektiğini ve sizin açınızdan nelerin esas olduğunu gösteren bileşenleri içerir.”


Kitaplarla Uzun Yaşamak

Bir araştırmaya göre kitap okuyanlar, okumayanlara göre daha uzun yaşıyor. Independent’ta yer alan habere göre Openculture’ın 3 bin 635 kişiyle yaptığı araştırmada, haftada üç buçuk saatten az kitap okuyanlar, daha çok okuyanlara göre daha az yaşıyor. Kitap okuyanların ömrü ise, hiç okumayanlara göre iki yıl daha uzun.

Yale Üniversitesi öğretim üyesi Becca R. Levy’ye göre, “Günde en az yarım saat kitap okuyanlar, okumayanlara göre yaşam süresi bakımından önemli bir avantaja sahip.”

Daha önce de bazı araştırmalar, okumanın ekonomik refahtan ruh sağlığına kadar farklı alanlarda bireylerin hayatını önemli ölçüde etkilediğini ortaya koymuştu.

Kaynak: Diken (08.06.2016)

6 Mayıs 2016

Mutluluğun Kodları Beyinde ve Hormonlarda

İzmir Kent Sağlık Grubu tarafından düzenlenen, kelimelerin ve notaların mutluluğu anlattığı "Mutluluğun anatomisi: Mutluluk aklımda" etkinliğinde bilim ve sanatı, hekimleri ve sanatçıları bir araya getirdi.  Meltem Acar'ın moderatörlüğünde Tarihi Havagazı Fabrikası'nda gerçekleşen gecede önce Endokrinoloji Uzmanı Prof. Dr. Mitat Bahçeci ile Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kemal Yücesoy, mutluluğun anatomisini, hormonlarla beynimizin mutluluk duygusunu nasıl etkilediğini anlattı. Hekimlerin mutluluğun reçetesini verdikleri söyleşinin ardından notaların mutluluğu anlattığı Kerem Görsev Trio konseriyle keyifli anlar yaşandı. Kerem Görsev’in bestesi “Happiness On My Mind” ile başlayan konserde sanatçıya kontrbasta Kağan Yıldız ve davulda Ferit Odman eşlik etti. 

Mutlu olmayı öğrenmek mümkün

İzmir'in tanınmış simalarının, hekimlerinin katıldığı gecede Prof. Dr. Bahçeci, Türk Dil Kurumu'nun mutluluğu "Bütün özlemlere eksiksiz ve sürekli olarak ulaşılmaktan duyulan kıvanç durumu, ongunluk, kut, saadet, bahtiyarlık, saadetlilik" olarak tanımladığını söyledi. Bu tanıma bakarak mutlu olmanın çok zor göründüğünü belirten Prof. Dr. Bahçeci, "Oysa mutlu olmak öğrenilebilir bir süreç ve bu süreci doğru yönetebilirsek daha mutlu bir yaşam sürmemiz mümkün" diye konuştu.

Mutluluk hormonlarını da Serotonin, Endorfinler, Dopamin, Feniletamin, Ghrelin ve Oksitosin olarak sıralayıp mutluluğu etkileyişleriyle ilgili örnekler veren Bahçeci, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Oksitosin mutlulukta çok özel bir yeri olan oldukça ilginç bir hormon. Oksitosin salgılanmasının yolu da temastan ya da başka bir deyişle dokunmaktan geçiyor. Herkese ve her zaman sarılmak mümkün olmadığında en azından el sıkışma ya da sırtını sıvazlama veya omzuna dokunma gibi küçük dokunuşlar da yeterli oluyor. Mutluluk için sevdiklerinize mesaj yazmayın, SMS atmayın! Sadece dokunun, sarılın, sarılın ve sarılın."

Mutluluğu programlayın
Beyin Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Kemal Yücesoy da mutluluğun bir tercih olduğunu dile getirdi. Yücesoy şunları söyledi:

"Beynimizde güzel hatıralarımızı depoladığımız bir merkez var prekinautus denilen, frontal bölgenin arkasında bir yerde. Bu bölge pozitif düşünenlerde giderek büyüyor, büyüdükçe mutlu anıları biriktirme kapasiteniz de artıyor. Ve hayata daha pozitif bakıyor, mutluluk biriktirenler. Beynin aslında yönetimini yapan, kortikal merkezler dediğimiz yerler beynin aslında yüzde 2'sini oluşturuyor. Ama bu yüzde 2'lik yapı yüzde 98'lik bir subkortikal bölgeyi yönetiyor. Bazen bu subkortikal merkezler kortikal merkezlere egemen haline geliyor. İşte o zaman engelleyemediğiniz mutsuzluk duygu durumları başlıyor. Beyin bu yüzden beyin programlanabilir, diyorlar. Beyni mutluluğa programlamak lazım. Geçmişten üzüntü biriktirmek hayata pozitif bakmayı engelliyor."

Yücesoy, "Beynimiz en çok ne zaman mutlu" sorusunun yanıtlarını bulabilmek için yapılan araştırmalarda birinci sırayı aşk, insan ilişkileri ve cinselliğin aldığını söyledi. Yücesoy, "Birinci sırada aşk var, cinsellik var, sevgi var. En yüksek dopomin düzeyi burada. Şaşırtıcı olan herkesin mutlu ettiğini söylediği sigara, 33 parametre arasında 30'uncu sırada. Yani mutlu edici faktörler sıralamasında en sonlarda" dedi. 

Gece, Türkiye'de caz denilince ilk akla gelen isimlerden olan ünlü piyanist Kerem Görsev ve arkadaşlarının konseriyle taçlandı, bu kez mutluluk müzikle geldi. 


Tiyatro aşkı, başa düşerse?

Medikent Dergisi için yaptığım söyleşidir. 
http://www.kenthospital.com/medikent.html

Tiyatro aşkı, başına düşünce, sahneler evi olan tiyatromuzun Asi Kuş’u Ali Poyrazoğlu, Medikent Dergisi’ne konuk oldu.

Dünyadan geçmek, bir meydan okumadır. Sanat, meydan okuyanları taçlandırmak için vardır. Sanatla iç içe bir yaşamı seçenler, tacı kendileri takar başlarına.. Kendime meydan okumayı severim. İnsanın en büyük rekabeti kendiyle olanıdır. Aklı başındaki herkesin de böyle yaşaması gerekir. Hayata meydan okuyarak, insan kendisiyle barışık olmayı da öğrenir. Kendileriyle barışık insanların, başkalarını da daha derin bir sevgiyle sevdiklerini biliyorum. Kendimizle barışık yaşadıkça, dünü bugüne, bugünü yarına daha kolay bağlar, başkalarına da daha içten, Seni seviyorum” diyebiliriz.


Tiyatroda 40 yılı geride bıraktınız. Başarılı ve saygın bir kariyer çizginizi koruyabilmek için dünden bugüne nelere önem verdiniz?

Tiyatroda 40. yılı aşkın bir süreyi geride bıraktım.  Epey farklı türleri çalıştım, geniş bir repertuar çıkardım sahneye. Genç oyuncular, seyirci, yazar yetiştirmeye kendimi adadım. Büyük şirketlere eğitimler veriyorum, inovasyon, çeviri yapıyorum, yazıyorum, aşçılık yapıyorum, iyi bir sevgili olmaya çalışıyorum. Televizyon ve sinemada da zaman zaman yer alıyorum ama tiyatro bambaşka. Tiyatrosuz bir hayat düşünemiyorum, en büyük tutkum tiyatro. Eğlenerek yaşamayı tercih ediyorum ve tiyatroda çok eğleniyorum. Her gün yeniden doğuyorum. 2 kez televizyona çıkınca herkes meşhur oluyor ama 40 yıl star kalabilmek çok zor. Aktörün er meydanı, tiyatro sahnesidir ve ben 40 senedir sahnelerdeyim.  İşte bu nedenle yıldız olmak değil, yıldız kalmak marifettir ve ben bunun için çok çalıştım, tiyatroya çok emek verdim.

Tiyatro kariyerinizdeki kilometre taşları sizce neler?

İlk oyunumu 5 yaşındayken, evde aileme sahneledim. Hamlet Oyunu’na gitmiştik. Oyunu izlerken, Hamlet’in babasının ruhu çıktı, ben çok korktum ve ağlamaya başladım “Anne hortlak çıktı!” diye. “Hortlak çıktı!” diye tiyatroda rezillik çıkardım. İşte o küçük çocuk korkusunun üstüne gitmeyi ve yenmeyi tercih etti. Benim hikayem de böyle başladı. Eve gittik, içimden sezgiler vasıtasıyla tiyatro yaparsam, o korkumu yeneceğim hissi geldi. Peki tiyatro neredeydi? Kırmızı kadife perdenin arkasındaydı. Evde yemek masasının üstüne kırmızı kadife örtü vardı. Hemen yemek masasının ayaklarını çevirdim, kuklalar yaptım, bahçeden kumlar taşıdım, Afrika çöllerinde geçen bir prodüksiyon kurguladım. Afrika çöllerinde geçen bir oyun yazdım ve oynamaya karar verdim. Birinci gece anneme, babama, iki kardeşime bilet sattım. İki tane köpeğimiz vardı Cin ve Can Fino…  Onlar da yanımızdaydı. Masanın örtüsünü kaldırdım, alttan aplika çıktı, mumlar yanıyor… Babam zaten isteyerek gelmemişti, 2 dakika sonra uyumaya başladı. Annem bir yandan örgü örüyor, bir yandan da şişi babama batırıyor “Ayıp çocuğa uyuma” diye. Erkek kardeşim, “Bu ne böyle!” diyerek çekti gitti. Kız kardeşim seyretti ama en çok köpekler Cin ile Can beni ilgiyle izledi. Oyun bitti.  Annem, babam alkışlıyorlar, köpekler ne yaptı dersiniz? Birden coşkuyla havlamaya başladılar. İşte o gün anladım köpeklerin de dinlediği bir oyuncu olacaktım, ne zaman Açıkhava da sahne alsam, köpekler tarafından da takip edildim. En son İzmir Sanat’taki söyleşide yine iki köpek en öne gelip, beni izlediler; kariyerim köpeklerin takdiri ile başladı çünkü…

16 yaşında Şehir Tiyatrosu’nda “Tarla Kuşu” oyununda rol aldım. İlk tiyatromu kurduğumda 17 yaşında, konservatuarda öğrenciydim. Adı da Grup 6’ydı. Konservatuarda okurken, Yenikapı’da takıldığımız bir kahve vardı. Bildiğiniz kahve… Kahvenin arkasında bir depo vardı. Ben, Müjdat Gezen ve rahmetli Savaş Dinçer, bir gün kahvenin sahibi Kemal ağabeye “Bize buranın arkasındaki depoyu ver, tiyatro kuracağız” dedik. “Ne yapacaksınız siz burayı?” diye sorunca “Tiyatro yapacağız” dedik, Kemal ağabey de “Verdim, gitti” dedi. 30 iskemle de verdi. Depoyu düzenleyip, tiyatro sahnesine dönüştürdük. Isıtmak için de annemin sobasını çaldık.  Müjdat’la sobayı trene koyduk, Yenikapı’ya götürdük. Sobayı kurduk, akşam eve gittim ki ne göreyim, annem “Eve hırsız girdi” diye çıldırmış. “Ne çaldılar anne? Ne oldu mücevherler mi gitti?” dedim. Annemin bir mücevher torbası vardı, içine 3-5 parça takısını koyardı. Torbaya aile mücevherlerim derdi. Ben de sordum “Aile mücevherleri mi gitti?” diye. “İnanmayacaksın sobayı çalmışlar!” dedi. “Anne hiç olur mu? Hırsızlar eve girip, hiçbir şeyi çalmıyorlar da eski sobayı mı çalıyorlar? Olur mu öyle şey?” dedim. Annem iyi niyetle “Belki fakirdir, çoluk çocuğu vardır, ısınsınlar diye sobayı çalmışlardır” dedi. Kadıncağız 1 ay “Bize hırsız girdi, sobamızı çaldılar” diye tüm komşulara anlattı, durdu. Allah rahmet eylesin.   

17 yaşında biraz ailemin desteği, biraz da çevirmenlik ve yazarlık işlerinden kazandığım para ile konservatuardan sonra İngiltere ve Fransa’da tiyatro konusunda eğitimime devam ettim.

Yıllar sonra da kendi adıma ilk profesyonel tiyatroyu kurmama Aziz Nesin önayak oldu. Bana “Çocuğum kur kendi tiyatronu, sömürtme kendini, içindeki müziği yakala, rengi keşfet” diye verdi de verdi gazı.. Ben de o gazla istifa ettim çalıştığım tiyatrodan. Rengi keşfettim ama içimdekini değil, dışımdakini. O da bembeyazmış, açlıktan... 

1972 yılında “Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu”nu kurarken de parayı bulmak için o zaman yine anneme başvurdum. “Anne tiyatro için bana para lazım senin altınlarını çalabilirim, haberin olsun” dedim. “Aman baban duymasın da, ne yaparsan yap” deyince ben de altınlarla beraber evdeki halıyı da götürdüm sattım.

Radyo tiyatrosu ile çalıştım. Radyo tiyatrosunun kariyerimdeki yeri ayrıdır. 40 radyo tiyatro oyunu ve “Arkası Yarın” yazdım. Radyo tiyatrosunda çok zor bir iştir sesle karakter yaratmak. Radyo tiyatrosu, hayal gücünün kapılarını aralar. İnsanlar, gözlerini kapattıklarında o sesten yararlanarak; o insanları, yüzlerini, ellerini, oturmalarını, kakmalarını, içinde bulundukları mekanı görür radyo tiyatrosunu dinlerken. Bu müthiş bir hayal gücü çalıştırma yöntemidir. Çok faydalı ve önemli bir sanat dalı olduğunu düşünürüm radyo tiyatrosunun.

Sinema, 1970 yılında, televizyon ise 1973 yılında hayatıma girdi. Haldun Dormen, “Lüküs Hayat”ı TRT’ye çekiyordu. Ben o zamana kadar hiç televizyon seyretmemiş, evinde hiç televizyonu olmamış bir oyuncuydum. Televizyonu görmeden televizyona çıkmıştım. Çok eğlenceli bir anıdır benim için.

Ali Uyanık, beni şöhrete kavuşturan diziydi. Ali Uyanık; delikanlı, futbol hastası, ne iş bulursa yapan, koyu Fenerli bir amigo tiplemesiydi.  Ben Fenerbahçeli oynuyordum, karşımdakiler ise Galatasaraylı oynuyordu. Oradan bir çatışma çıkarıyorduk ki, program seyredilsin diye… 1 hafta oynadık Fenerbahçe-Galatasaray diye ama hemen denetimde kıyamet koptu. “Reklam yapıyorsunuz, olmaz değiştireceksiniz” denildi. Biz de ne yaptık? Galatasaray’a “Galataköşk”, Fenerbahçe’ye ise “Fenerbostan” demeye başladık. Denetim vardır her zaman olmuştur ama denetlenmeye çalışanlar, her zaman bir çıkış yolu bulabilir. Ali Uyanık ile meğer sitcom yapıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Ben sitcom izlememiştim bilmiyordum, bizim evde televizyon da yoktu. TRT, parodi dizisi istedi.  Ali Uyanık dizisinin hepsi canlı yayındı, durum komedisi yapıyorduk. 350 bölüm devam ettik, Ali Uyanık beni şöhret yaptı. Ali Uyanık, “Serpil” adına aşıktı. Takıntılı bir tipti. Bir kızdan çok hoşlanıyor, gidiyor ve  “Ne senin adın” diyordu? Kızın adı Serpil değilse, “Git elini adıma bulamayayım” diyordu.  Çok sevdiği kız Serpil’le evlenmeyi düşünüyordu. Başka çirkince bir Serpil daha vardı. O da bana musallattı. “Serpil 1, Serpil 2…  Sevdiğim Serpil 1,  Serpil 2 sen var ya öksürük şurubu gibi kızsın.” diyordu. Eğlenceli bir diziydi.

Ayrıca kariyerimdeki başarı öykülerinden biri de Broadway’de sahnelenen ilk Türk oyununda başrol almış olmak…

Özetle, 40 yılı aşkın süredir sahnelerdeyim, tiyatro ile hayatımda nefes alıyorum.

“Ali Uyanık” ile ülke çapında üne kavuştunuz. Peki televizyon ile ilgili düşünceleriniz nedir?

Eğlenmediğim hiçbir işi yapmam. Benim mutlu bir insan olma nedenim, yaptığım işlerde eğlenmemdir. Eğlenmediğimi hissettiğim zaman yapmam ben o işi. Tiyatro sahnesinde çok mutlu oluyorum. O yüzden tiyatro önceliklidir benim için. Sinema ya da televizyon işini de aralar vererek sürdürüyorum.

Televizyon; insanların zihinleri ele geçiren, onların algıyla ele geçiren ve yöneten bir kitle iletişim aracı.  Ekranların hepsi aynıdır zaten.  Televizyon bu denli yaygınlaşmadan önce insanlar daha sosyaldi, insani değerler daha çok öncelikliydi. Kuşaktan kuşağa bilgi, görgü, anılar, deneyler aktarılırdı. Bunlar üzerine konuşulur tartışılırdı. İnsanların kendilerine ayıracak zamanları vardı. Belki daha çok kitap okuyorlardı. Televizyon, insanın kendine ayırdığı zamanın büyük bir kısmını çalıyor. Bu, televizyonun en büyük özelliği.  Bu nedenle televizyon ile olan ilişkilerini insanlar iyi yönetmesini bilmeliler. Televizyon tiryakiliği, televizyon bağımlılığı, bizim toplumu çok iyi etkilemedi bence.

Tiyatroya yıllarını vermiş bir usta olarak, genç oyuncular için neler söylersiniz?

Genç meslektaşlarımız, okullardan çıkmışlar ya da alaylı olarak kendilerini yetiştirmişler, kendilerini yetiştirmeye çalışıyorlar. Kendileri için yeni bir şey, yani seslerini duyurma alanı yaratmaya çalışıyorlar.  İçlerinde çok iyi oyuncular var. Bir kısmı çok iddialı, çok güzel oyunlar hazırlıyorlar.  Gençlerin kendi görüşleriyle,  kendi tarzlarıyla tiyatro yapmalarına ya da herhangi bir iş yapmalarına karşı çıkılmasına şiddetle karşıyım. Hiçbir gence “Sen şair olamazsın, şiir yazamasın, sen niye hikayeci olacaksın, sen niye şarkıcı olmaya çalışıyorsun?“ diye söylemeye kimsenin öyle bir hakkı yok. Kimsenin tekelinde değil şarkıcı olmak, şiir yazmak, oyuncu olmak... Herkes sanatçı olarak geliyor dünyaya. İçinde ritim kavramıyla doğuyor, bütün sanatların anası ritim kavramıdır. Herkes sanatla ilgilenme hakkını kullanmak zorundadır; kendilerini ve dünyayı anlayabilmek, dünyayı ve kendilerini keşfedebilmek için... Gençleri destekliyorum, bugün bizler varız, yarın onlar sizlerin karşısında sahnede olacaklar.

Mutluluğu nasıl tanımlarsınız?

Mutluluk, akıllı insanlar içindir. Kesintisiz, hiç bitmeyecek bir mutluluk, sadece salaklar için söz konusudur.  Aklı başında insanlar, mutluluğun inişli çıkışlı bir  yolculuk olduğunu bilirler ve onun tadını çıkarırlar.

“Tamamla Bizi Ey Aşk” adlı kitabınızda da anlattığınız gibi aşk, insanı nasıl tamamlayabilir?

Bakın bana… Aşk, insanı işte bu hale getirir. Tiyatro aşkı, başıma düştüğünden bu yana evim, mekanım tiyatro sahneleri. Aşk,  insanı yeniden doğurur, gençleştirir. 

Dünyanın en tehlikeli konusu, bence aşk... Kendine bile tanımlamaya girişince, ne kadar zor bir işe soyunduğunu anlıyorsun; zor ve tehlikeli. Peki dünyanın en tehlikeli işi nedir? Politikadır. Aşk ise,  politikadan da tehlikeli bir iştir.  Siyasette genellemeler yapabilirsin ama aşkın herkese göre farklı bir tanımlaması olduğu için genellemeden kaçmak, her birlikteliğe farklı bakmak gerekir. Hayatta genellemelerden çok korkarım. Kolay kolay ele avuca gelen bir şey olmadığı için de ille bir şeye benzetmek gerekirse aşkı, cıvaya benzetebiliriz. Yerinde durmaz aşk, sürekli hareket halindedir. Hem niye tanımlayacaksın ki? Einstein Beyefendi buyurmuş ki “Bilimde bile gerçeklik bir dakika sürer.” İstiyorsan tanımla, 60 saniyedir ömrü... Doğru dürüst bir birliktelik, sürekli kendini yeni baştan tanımlayabilmeli, her gün yeniden. Aşk yenilemeli, tazelemeli... Evet aşkın gerçeğe dönüşmesi için, devrim gibi kendini yenilemesi gerekir. Eğer yenileyemezse, “ten paslanması, ten çürümesi” dediğimiz o meşhur olgu çıkar karşımıza…

Ayrıca, “İçimdeki Timsah” adlı kitabımda da vurguladım; aşk, insanı bir gölge tiyatrosu perdesine dönüştürür.  Zihninde kurduğun, bir düşünceye dönüştürdüğün, taptığın sevgilinin gölgesinin yansıdığı bir perdeye… Bedene can veren düşüncedir. Düşünceye saygı, kendinden başkalarını anlamaya, onlarla iletişim kurmaya, onların öyküleriyle ilgilenmeye yöneltir insanı… Öykülerdir insanları düşündüren ve eğlendiren.

“Ödünç Yaşamlar” kitabınızda ise, insanlık hallerini yorumluyorsunuz.  İnsan, en çok hangi hallerini törpülemelidir? İnsanın kötü halleri nedir sizce?

İnsanın en kötü hali, kibirli halidir. Kibirli, kendisine ve başkalarına düşman halidir. Kendisiyle barışamamış o yüzden de  dünyayla ve diğer insanlarla barışamayan halidir. İnsanın barışamayan hali, en kötüdür, hem kendini bitirir, hem de çevresindekileri tüketir.

Oyunların ve kitapların yanı sıra marka iletişim danışmanlığı alanında da çalışmalar yapıyorsunuz. Bu çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

Günümüzde farklı bir işadamı kuşağı var. Profesyonelliğe inanan ve sürekli kendini yenileyen işadamlarımız var artık… Eski usul patronlar kenarda, çocuklar ve iyi profesyoneller devrede. Değişim oldu! Şimdi bu yeni işadamları, sinerjilerini ve yenilikçiliklerini ortaya koyuyor. Dünyanın kullandığı yöntemleri kullanmak gerektiğini de kabul ediyor. Danışmanlığı da “yeni fikirleri anlatma ustası” olarak yapıyorum. Ben anlatma ustasıyım. Yeni fikirleri berrak bir şekilde zihne yerleştiriyorum. Eğlendirici bir şekilde anlatıyorum. Bu da şirketlerin işine geliyor. Şirketlere ve iş adamlarına da bir nevi “eğitmenlik” yapıyorum.

Bugün artık diyoruz ki, “Her iş adamı içindeki sanatçıyı keşfedecek. Her sanatçı da içindeki iş adamını keşfedecek.” Sanatla ilgisi olsun olmasın herkes,  içindeki sanatçıyı ortaya çıkararak, kendini yaratıcı bir platforma taşımak zorundadır.  Seminerlerde “farkı yaratanın insan olduğu” görüşünden yola çıkarak, insanın kendinden nasıl bir başarı öyküsü yaratabileceğine dair yol gösteriyorum.  Bir şirkete yenilikçi bakış açısının nasıl kazandırılacağı ya da çalışanlar arasında sinerjinin nasıl oluşturulabileceği gibi soruların yanıtlarını arıyoruz.

“Kişisel gelişimde rekabet önemlidir” diyorsunuz. İnsan kendisiyle nasıl rekabet edebilir?

Meydan okuyarak! Evet, zaman zaman kendime meydan okumayı severim. İnsanın en büyük rekabeti kendiyle olanıdır. Aklı başındaki herkesin böyle yaşaması lazım. 

Dünyadan geçmek, bir meydan okumadır. Sanat, meydan okuyanları taçlandırmak için vardır. Sanatla iç içe bir yaşamı seçenler, tacı kendileri takar başlarına. Kendileriyle barışık insanların, başkalarını da daha derin bir sevgiyle sevdiklerini biliyorum. Kendimizle barışık yaşadıkça, dünü bugüne, bugünü yarına daha kolay bağlar, başkalarına da daha içten, “Seni seviyorum” diyebiliriz.

Ali Poyrazoğlu’nu sürekli kendini yenileyen bir oyuncu olarak tanıyoruz. İnsanın kendini yenileme gücünün kaynağı ne olmalı?

Tiyatrocu her gün yeniden doğmak ister, yenilenmek  ister. Ben değişime inanan ve değişimin yönetilmesine inanan bir insan olduğum için bu değişimde insanın kendi konumunu, kendi hal ve gidişini yönetmesi gerekir diye düşünüyorum. Değişim, değişimdir. Karşı olduğu olaylarda da içinde taşıdığı muhalefet duygusuyla, sivil bir yurttaş olarak, sivil toplum örgütlerinde, tek başına, farklı görüşünü, farklı duruşunu da sergilemelidir.

Hayata ve sağlığa dair nelere özen gösteriyorsunuz?

Günde 1-2 saat yüzüyorum. Sahneye çıkıyorum, maç yapmak gibi bir şey benim yaptığım... Her gün 1.5-2 saat sahne kolay mı zannediyorsunuz? İdmanlıyım, performansımın yüksek olması gerekiyor, öyle bir iş yapıyorum, futbolcu gibi bir meslek bizimkisi… Onun için performansıma dikkat ediyorum. Sigara içmem, içki 40 yılda bir içerim.  Devamlı aşık olurum, iyi gelir.

Anne ve babalara çocuklarının yeteneklerini keşfedip, yönlendirmeleri konusunda neler söylersiniz? 

Okullar, birer fabrikadır. Düzene uyulmuş kafalar yaratır. Çocuklar, ancak kitap okuma alışkanlığına sahip olduklarında başarılı olabilirler. Çünkü çocuklara bilgiyi yaratıcılığa dönüştürebilecekleri, o bilgiyi hayatta ve iş yaşamında kullanılabilir bir bilgiye dönüştürüp, ondan yeni bilgiler üretebilecekleri öğretilmiyor. Çocuklar, yaratıcılığın kurallarını ancak okuyarak öğrenebilirler. Çocuklar, kitap okuyarak, kelimelerin gücüyle dil zekasını geliştirirler. Bu nedenle dilin çok iyi bilinmesi temel koşuldur.  Anne ve babalara ilk tavsiyem, çocuklarına kitap alıp, onları okumaya teşvik etmeleridir. Çocukların da kitap ile olan ilişkisini sürdürmelerini, kitabı hayatlarının içine yerleştirmeleri gerekir. Okuma alışkanlığı, çocukken kazanılabilir. Ancak kitap okursanız,  araştırırsanız, yorumlama yetisi kazanırsanız; bilgi, sizin bilginiz olur. Aksi halde bilgi kirliliği oluşur.  Her şeyi bildiğinizi zanneder ama hiçbir şey bilmezsiniz.

Einstein, “Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir. Bilgiyi hayal gücünün emrine verdiğim zaman kendimden büyük bir âlim çıkardım” der. Öğretmenlerin rolü de son derece önemli.  İşte  bu nedenle öğretmenlerin derslerde anlattıklarını çocukların anlayabilmesi ve öğrendikleri bu bilgileri yorumlayabilmesi için çocukların hayal gücünü devreye sokmaları gerekiyor.

Ayrıca aileler; çocuklarının kafalarındaki  kurulu saatin standart işleyişini önlemek için sanatla kültürle ilgili özgür şekilde kendilerini ortaya koymalarını da desteklemelidir.