Bumerang - Yazarkafe

13 Nisan 2011

Bin Muhteşem Güneş

İşgal, savaş ve iç çatışmalara sahne olan bir ülkenin çocuklarının, kadınlarının ve erkeklerinin “ölmek mi şans, yaşamak mı?” dedirtecek ölçüde alabora olan hayatları, bir ülkenin çalkantılarında yaşam savaşı veren insanlar ve en çok da Taliban rejimiyle “umutları, gelecekleri ellerinden alınan” çocuklar ve kadınlar...

“Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan’ın Khaled Hosseini’de yaşadığı gibi...”

Bu cümle, yazar Khaled Hosseini’nin “Uçurtma Avcısı” ve “Bin Muhteşem Güneş” romanlarının arka kapaklarında yer alıyor. 1980 yılında siyasi sığınmacı olarak ailesiyle birlikte ABD’ye yerleşen Hosseini, Afganistan’da yaşanılanları bu iki romanda karakterlerinin yaşam öykülerinde anlatıyor. Afganistan’da şah devrimi, Sovyetler Birliği’nin ülkeyi işgali, mücahitlerin Sovyetler Birliği’ne karşı başlattığı cihat, SSCB’nin ülkeden çekilmesi ve ardından dağılması, işgal sonrasında ülkede etnik ayrışmaya bağlı olarak başlayan iç savaş, Taliban’ın gelişi, 11 Eylül saldırısı ve sonrasında Afganistan’a ABD’nin ve NATO birliklerinin gelişi; roman kahramanlarının değişen hayatlarına paralel olarak anlatılmış.

İlk romanı "Uçurtma Avcısı"nı Afganistan’nın siyasi çalkantıları içerisinde süregelen savaşın ateşi altında çocukluğunu yaşayamayan Afgan çocuklara adayan Khaled Hosseini, ikinci romanı “Bin Muhteşem Güneş”i ise Afgan kadınlarına adamış. Her iki roman da kelimenin tam anlamıyla muhteşem. Khaled Hosseini’nin başarısı, erkek bir yazar olarak kadınların ve çocukların öykülerini anlatabilme gücünden kaynaklanıyor.

"Bin Muhteşem Güneş", “Meryem, harami sözcüğünü duyduğunda henüz beş yaşındaydı” cümlesiyle başlıyor. Sonrasında Meryem’in annesi Nana’nın, 3 eşli ve zengin işadamı Celil’in evinde hizmetçi olarak çalıştığını, Meryem’e hamile kalmasıyla birlikte evden atıldığını, babası Celil’in şehirden uzakta yaptırdığı bir kulubede Meryem‘in annesi Nana ile birlikte yaşamaya başladığını öğreniyoruz. Her kız çocuğunun babaya olan düşkünlüğüne Meryem’de de tanık oluyoruz. Meryem’in babasına duyduğu sevgi hayranlığa karşın; Celil’in Meryem’i gözlerden uzak tutma çabası, onu yalnızca evinde görmeye gelmesi, annesi Nana’nın babasıyla ilgili sözleri, Meryem’in yaşadığı acı olay sonrasında bu sözlerin haklılığını kabullenişi, romanın ilk bölümlerine damgasını vuruyor.

Meryem, doğum gününde babasından, 3 eşi ve 9 çocuğu ile birlikte yaşadığı o büyük eve götürmesini ve diğer kardeşleriyle tanıştırmasını istiyor. Babasının bu isteği yerine getirmeyişi, Meryem’in Nana’dan gizlice babasının yaşadığı eve gidişi, eve alınmayışı ve geceyi evin kapısında geçirmesi, ertesi sabah babasının şoförü tarafından annesinin yanına götürülüşü ve eve vardığında bahçede annesi Nana’nın intihar ettiğini görüşü ise romanın doruk noktasını oluşturuyor. İşte bu noktadan sonra Meryem’in tüm hayatı değişiyor. “Harami” sıfatının yakıştırıldığı Meryem, annesinin intiharından sonra babasının evine alınıyor ve sonrasında da kendinden çok yaşlı olan Raşit’le evlendiriliyor.

Evlilikle birlikte annesinin hep söylediği “Pusulanın hep kuzeyi gösteren ibresi gibi, bir erkeğin suçlayan parmağı da daima, bir kadını gösterir. Bunu hiç unutma”cümlesi, Meryem’in tek gerçeği oluyor. Burka altında gizlenmeye zorlanan Meryem’in duvarlar ve dikenli tellerle çevrili hayatı, 18 yıl sonra Leyla ile kesişiyor.

“Daha çok küçüksün, biliyorum, ama bunu şimdiden anlamanı ve iyice öğrenmeni istiyorum. Evlilik bekleyebilir, eğitim beklemez. Sen çok, çok zeki bir kızsın. Gerçekten öylesin. İstediğin her şey olabilirsin, Leyla. Seni tanıyorum. Ayrıca, bu savaş bittikten sonra Afganistan’ın erkekler kadar, belki daha da çok, sizlere gereksineceğini biliyorum. Çünkü bir toplumun, kadınları eğitimsiz olduğu sürece başarıya ulaşma şansı hiç yoktur, Leyla. Hiç yoktur.” diyen öğretmen bir babanın kızı olan Leyla’nın da hayatı, tıplı Meryem gibi bir gece de değişiyor. Annesi, Leyla'yı mücahitlere katılan ve ölen iki ağabeyinin gölgesi altında bırakıyor. Leyla'nın hayatındaki önemli olan varlıkların ise, babası ve çocukluk aşkı Tarık olduğunu görüyoruz. Tarık’ın ailesi ile birlikte Pakistan’a mülteci olarak göç ediyor.  Ölen iki oğlunun anısıyla mücahitlerin zaferini bekleyen annesinin ikna olmasıyla Afganistan’dan göç etme kararı verdikleri gece, Leyla'nın evine bir roket isabet ediyor. Leyla, enkazdan Meryem tarafından kurtarılıyor. Leyla, Meryem’le Raşit’in evine yerleşiyor ve çok geçmeden Raşit’in ikinci eşi oluyor. Bir süre sonra yaşadıkları koşullar, aralarında 20 yaş olan Meryem ve Leyla’yı “anne-kız” ölçütünde yakınlaştırıyor. Meryem ve Leyla, Raşit’e karşı birbirlerine destek oluyorlar.

Leyla’nın çocukluk aşkı ve ilk çocuğu Azize’nin babası Tarık’ın Leyla’nın karşısına çıkması ve bir süre sonra Leyla’nın kendisine öldüğü söylenen Tarık’la birlikte gitmesi, Meryem’in ise Taliban tarafından öldürülüşü, Leyla’nın yeni hayatında Meryem’in silinmez izleri ise, romandan geriye kalanlar...

Hem “Uçurtma Avcısı”, hem de “Bin Muhteşem Güneş”, umutları, gelecekleri ellerinden alınmış çocukların ve kadınların öyküsü... Ateş altındaki topraklarda yaşamaya çalışan kayıp bir neslin öyküsü. Bu iki romanı okurken, Atatürk’ün Türkiye’sinde yaşadığım için ne şanslı olduğumu düşündüm. Kalemine sağlık Khaled Hosseini...

Bin Muhteşem Güneş
Everest Yayınları