Bumerang - Yazarkafe

20 Mayıs 2011

Şah&Sultan / Hıtayi&Selimi

Divan edebiyatını yeni kuşaklara sevdiren kişi olarak tanıdığımız Prof. Dr. İskender Pala; roman kurgusu, dil ve anlatım tarzıyla divan edebiyatının izlerini günümüze başarıyla yansıtıyor. “Katre-i Matem”, İskender Pala’nın okuduğum ilk romanıydı.  Öyle etkileyici bir romandı ki, “Şah&Sultan” yayınlanır yayınlanmaz alıp okudum. İskender Pala, bu kez  bıçaksırtı bir konuyu tarihsel roman kurgusu içinde yine başarıyla romanlaştırmış.

“Şah&Sultan” ile İskender Pala, Yavuz Sultan Selim’in Trabzon’daki şehzadeliği döneminde Osmanlı hakimiyetindeki Doğu Anadolu illerinde Osmanlı için tehdit oluşturduğuna inandığı Safevi Devleti’nin başı Şah İsmail’e karşı zafer elde ettiği Çaldıran Savaşı’nı ve 1501-1525 yıllarına dair gelişmeleri anlatıyor. Yazar; Çaldıran Savaşı’yla sonuçlanan çatışmanın aslında kardeş kavgası olduğunu vurguluyor.  Romanın kahramanları iki karşıt tarafın liderleri olarak Şehzade Selim ve Şah İsmail’in yanı sıra karşıt taraflarda yer alan iki kardeş olarak Aka Hasan’ın ve Hüseyin Can’ın seçilmiş olması, kardeş çatışmasına yapılan bir gönderme olarak değerlendirilebilir. Yaşanılanları Selimi (Şehzade Selim) ve Hıtayi (Şah İsmail) şiirlerinin dizelerinden oluşan derkenarlar ile bölüm başlıkları altında özetleyen yazar, Selimi ve Hıtayi şiirlerinden alıntı bab’lar ile romanın edebi yönünü de güçlendiriyor. 

“Şah ve Sultan”, kahramanları Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail, Kamber Can, Aka Hasan ve Aka Hüseyin’in bakış açısıyla kurgulanmış, anlatım ise kahramanlarının diliyle yapılmış. 

Roman, Ağustos 1501’de Safevi Devleti’nde Şah İsmail’in yiğeni olduğu anlaşılan 8 yaşındaki Kamber Can’ın ve çocuğu himayesine almış olan Babaydar’ın öyküsü ile başlıyor. Romanın yine giriş bölümünde, Kamber Can’a sevgiyi anlatan Babaydar’ın cümlelerinde sevginin halleri ve dostluk tanımlanırken, “Mutlak Güzellik’ten doğan hakikati sevmenin ise, sevgilerin en güzeli olduğu ifade ediliyor.    

“Nefes aldığın her saniye sevgiye doğru yürü babacım, sevgiye yürü, ta ki hakikate eresin” diyerek Kamber Can’a öğüt veren Babaydar, bütün inançların temelinde de sevgi olduğunu küçük çocuğa anlatıyor. Her kim, birşey veya bir kimseyi severse ona inanmış, boyun eğmiş, kulluk etmiş olur. Kulluk, sevginin yedi derecesinden biridir ki ilk adımda dostluk başlatır. Bu dereceler ezeli ilgiden doğar, ilgiyi sevgi takip eder. Sonra tutku, aşk, şevk ve kulluk diye devam edip, ebedi “dostluk”ta nihayet bulur. İyi ve kötü, yararlı veya zararlı her tür sevginin bir etkisi, sonucu, meyvesi ve hükmü vardır. Coşku, zevk, özlem, yakınlaşma, ayrılma, uzaklaşma, terk etme, sevinme, üzülme, ağlama, gülme... Hepsi sevginin etkileri ve halleridir. Kişi, sevgi basamaklarında sürekli bir kazanç ve güç kazanarak ilerlemelidir. Hakikati sevmek, sevgilerin en güzelidir. Çünkü hakikat, Mutlak Güzellik’ten doğar ve bütün güzellikler, O’nun güzelliğinden bir ilham taşıdıkları için sevilirler.” sözleriyle Babaydar’ın bilge kişiliğinin, Kamber Can’a hayat boyu yön verdiğini görüyoruz.

Çok geçmeden Babaydar, kendisine emanet edilen Kamber Can’ı Şah İsmail’in sağ kolu Aka Hasan’a teslim ediyor, onu uğurlarken de içinde yıldızlar olduğunu söylediği küçük bir keseyi Kamber Can’a veriyor.  Babaydar, “Bu keseyi hiç kaybetme babacım. Gelecekteki kaderini bunun içindeki yıldızlar belirleyecek ve Babaydar seni her zaman sevdiği gibi yine her zaman sevecek” diyerek, Kamber Can’a veda ediyor.  Aka Hasan ve Kamber Can’ın dialoglarından ise, Aka Hasan’ın anne, babası ve kardeşi Hüseyin Can’ı Teke ilinde bırakıp, Erdebil’e geldiğini, bir süre sonra da Şah İsmail’in en yakın adamlarından biri olduğunu öğreniyoruz. Osmanlı’ya bağlı Teke ilinde kalan kardeşi Hüseyin Can’ın ise, Şehzade Selim’in askerleri arasında yer aldığı, romanın ilerleyen bölümlerinde anlatılıyor.

Romanda; yaşanılan gelişmelerin etkisiyle 1506 yılından itibaren Şehzade Selim’i tercih edip, yaşadıkları yerlerde kalanlar ile Şah Sultan’ın yanına gitmeyi tercih edenler arasında örülen duvarların, onları keskin bir bıçak gibi birbirlerinden ayrıştırdığı okuyuculara aktarılıyor. Bu keskin ayrışmayı, “Artık safın bu yanındakiler yani Anadolu’da kalanlar “asker”, Şah Sultan’ın yanındakiler ise “talip” olarak anılacak, buradakiler tolga giyecek, oradakiler ise kızıl başlık saracaktı.” diyerek tanımlayan İskender Pala, o günün Anadolu’da kardeşin kardeşten koptuğu ilk gün olmadığını, son gün de olmayacağını, bu mücadelenin de ileride kardeşi kardeşe düşüreceğini vurguluyor. Böylece, 1514 yılındaki Çaldıran Şavaşı’nın tohumlarının da aslında 1506’da atılmış olduğuna tanık oluyoruz.  

İki taraf arasında yaşanılanların, Şehzade Selim ve Şah İsmail’i karşı karşıya getirdiği romanda anlatılırken, hem Selim’in hem de İsmail’in aynı dehaya sahip oldukları, her ikisinin de cihangir olmak istedikleri, her ikisinin de kendi varlığını diğerinin yokluğunda gördüğü, her ikisinin de büyük hükümdarlık kumaşından biçilmiş siyaset gömlekleri giydikleri ve bu iktidar savaşında her ikisinde de acımasızlığın en belirgin vasıf olduğu anlatılıyor. İskender Pala’nın bu süreçte asıl dikkat çekmeye çalıştığı nokta ise, Şah İsmail’in en yakınındaki kişi Aka Hasan ile Şehzade Selim’in en gözde askeri Hüseyin Can’ın kardeş olmaları... Yazar, kardeş kavgasını Aka Hasan ve Hüseyin Can’dan yola çıkarak sembolize ediyor.  

Hüseyin Can’ın anlatımıyla kardeş kavgası şöyle sorgulanıyor:

“Eskiden Sultan Selim vardı, şimdi Şah İsmail var. Her ikisine de kul olduğuma yürekten inanıyorum. Peki onlara kulluk yapabilmek için kardeşimi öldürmek zorunda mıydım?Şimdi tercih durumunda kalırsam, hangisinden yana çıkmalıyım; kardeşimi öldürmemi söyleyen Selim’den mi, kardeşimi karşıma çıkaran İsmail’den mi? Tekrar hangisinin kulu olmalıyım? Beni Şah’ı bulmak ve öldürmekle görevlendiren Selim’in mi, kardeşime savaş meydanında ölmeyi emreden İsmail’in mi? Anadolu’da Kızılbaşlar’a aman vermeyen Selim için mi, acaba Kızılbaş kardeşime itibar edip, canını emanet eden Kızılbaş İsmail’i mi öldürmeliyim? Hakikatte bu iktidar kavgasında ne işim vardı benim? Neden kıymıştım kardeşime? Şu dünyada kavga etmeden yaşanamaz mıydı? Hasan’a nişan aldığım o ana da, o silaha da, onu deviren kurşuna da lanetler olsun.”            

Çaldıran Savaşı’nın mağlubu Şah İsmail, savaş öncesindeki gücünü büyük ölçüde kaybediyor. Nahçivan’da inzivaya çekiliyor. Taçlı’ya olan aşkı ve onu kaybetmiş olmanın acısını da yaşayan Şah İsmail, 1516’da İstanbul’daki Taçlı için ölüm fermanı çıkarıyor. “Aka Hasan” olarak kimlik değiştirip, Şah İsmail’in yakın koruması olan Hüseyin Can’ı da Taçlı’yı öldürmekle görevlendiriyor. Şah İsmail ise, 1524’te hayata veda ediyor.   

1520’de Yavuz Sultan Selim, hayatının son günlerinde Taçlı Hatun’un incisinden yaptırdığı küpeyi Taçlı Hatun’a yazdığı şiirle birlikte geri gönderiyor. Taçlı Hatun’a Sultan Selim’in ölüm haberini Kamber Can veriyor. Kamber Can, Taçlı’nın bu  acı haberi alıp yıkılmasından dolayı Sultan’a olan gizli aşkını anlıyor. Romanın sürprizlerinden biri de Kamber Can’ın 1525’te ölmeden birkaç gün önce Taçlı’ya olan büyük aşkını itiraf etmesi oluyor. İskender Pala’nın okuyuculara diğer bir sürprizi ise, Taçlı’nın çocukluk aşkı Ömer’in “Tebrizli Şair Selil” olarak hayatının son günlerinde Taçlı’nın karşısına çıkması olarak düşünülebilir.

“Ne Şah kalır, ne Sultan. Kalıcı olan kardeşliktir, dostluktur, birliktir.” diyen İskender Pala, romanda Yavuz Sultan Selim’in “Selimi” mahlasıyla, Şah İsmail’in “Hıtayi” mahlasıyla yazdığı şiirlerden çeşitli beyitlere de yer veriyor. “Sevgiye yürü, ta ki hakikate eresin” denilerek, sevginin güzelliğine dem vurulan “Şah&Sultan”, “tarihi romanlar” kategorisinde şimdiden klasik olmaya aday. Mutlaka okumalısınız.