Bumerang - Yazarkafe

14 Haziran 2011

Bir Balzac Klasiği: "Monsieur Goriot"dan "Goriot Baba"ya

Bu hafta sonu, Babalar Günü... Günün anlam ve önemine uygun olarak, Fikritema’da babalara özgü romanlara, öykülere ve şiirlere yer vermek istiyorum. O halde Fikritema’nın ilk konuğu, yıllar önce okuduğum Balzac’ın “Goriot Baba”sı olsun.

Goriot Baba’nın klasikler arasında özel bir yeri bulunuyor.  Romantizm akımının etkisiyle Avrupa’da duygular, hayal gücü ve içsellik ile şekillenen eserlerin verildiği yıllarda yaşayan Balzac, yaşadığı bu dönemdeki yaygın romantizm anlayışını benimsenmemiş ve “İnsanlık Komedyası” eseriyle realizm akımının doğuşunu sağlamış ve bu akımın öncüsü olmuştur. Goriot Baba, Balzac’ın 1842-1848 yılları arasında 17 cilt olarak,  yazarın 1850’deki vefatından sonra 1869-1876 yılları arasında da 24 cilt olarak yayınlanan büyük eseri “İnsanlık Komedyası”nın başyapıtlarından biridir.

Romanın odağında “baba ve kızları” bulunuyor. Romanda 19. yüzyılda Paris’te yaşayan bir baba ve iki kızının öyküsünün yanı sıra o dönemdeki Fransa’nın sosyal yaşamı da anlatılıyor. Romanın baş kahramanı Goriot, 1789 Fransız Devrimi öncesinde işçiyken, daha sonra patronunun şehriye fabrikasını satın alıyor. Goriot, Fransa’da hüküm süren kıtlık yıllarında daha da zenginleşip, büyük bir servetin sahibi oluyor.

Balzac; romanda zengin bir servete sahip olup da sınıf atlayan, ancak soylu olmayan “Goriot”  karakteri başta olmak üzere, Goriot Baba’nın kızları Anastasie ve Delphine, damatları, kızların ve damatların yaşadıkları gizli ilişkilerin kahramanları aracılığıyla  soyluluk, burjuvazi ve sıradan birey arasındaki uçurumları ve o yıllarda Fransa toplumundaki sınıflaşma yapısını da eleştiriyor. 

Goriot, zengin bir çiftçinin kızı ile evleniyor ve iki kızı oluyor. Goriot; eşi, büyük kızı Anastasie ve küçük kızı Delphine ile mutlu bir hayat sürerken, evliliklerinin yedinci yılında eşini kaybediyor. Eşinin ölümüyle sarsılan Goriot’un hayattaki tek önceliği iki kızı oluyor. Onların en iyi şekilde yetişmeleri için elinden geleni fazlasıyla yapan Goriot için “babalık” derin bir tutkuya ve sevgiye dönüşüyor. Kızları için sınırsız ve ölçüsüz bir tutum izleyen Goriot’un “babalık” yaklaşımı romanda şu cümlelerle okuyucuya aktarılıyor:  

“Kızlarının eğitimi de akıldışı olmuştu elbette. Yılda yetmiş bin lirayı aşkın geliri vardı, kendisine bin iki yüz franktan fazla harcamıyordu, tüm mutluluğu kızlarının isteklerini yerine getirmekti: iyi bir eğitimi belli eden yeteneklere kavuşturulmaları için en iyi öğretmenler bulunmuştu; kendilerine eşlik eden bir dadıları vardı; bereket versin, akıllı ve zevkli bir kadındı. Atla dolaşıyorlardı, arabaları vardı, yaşlı bir beyzadenin gözdeleri gibiydiler, bir kez söylediler mi babaları en pahalı isteklerini bile hemen yerine getiriyordu; sunularına karşılık olarak bir okşayıştan başka bir şey istemiyordu. Zavallı adam! Kızlarını melekler düzeyinde, dolayısıyla kendinden yukarıda görmekteydi, verdikleri acıyı bile seviyordu.”

Anastasie ve Delphine, evlilik çağına geldiklerinde; Anastasie, Fransa’nın soylu ailelerine mensup Monsieur Restaud ile Delphine ise soylu bir aileden gelmeyen ancak zengin bir bankacı olan Marsay de Nucingen evleniyor. Goriot Baba, önceleri kızlarının iyi evlilikler yaptığını düşünüyor olsa da gelişmeler onun umduğu gibi olmuyor. Goriot’un gözünün nuru gibi önemsediği ve adeta üstlerine titrediği iki kızı arasındaki ilk kırılma noktası, soylular tarafından kabul gören Anastasie’nın, üst tabakaya girme tutkusuyla yanıp tutuşan kız kardeşi Delphine tarafından kıskanılmasıyla yaşanıyor. İki kız kardeşin gizli çatışması, roman boyunca devam ediyor. Anastasie, kumar bağımlısı Maxim de Trailles ile tanışıyor ve kısa bir süre sonra Trailles ile gizli bir aşk yaşamaya başlıyor. Anastasie, kumar batağındaki sevgilisini mücevherlerini gizlice satarak kurtarmaya çalışıyor. Gizli ilişkisini öğrenen eşi Monsieur Restaud tarafından tüm mal varlığından men edilen Anastasie, bir süre sonra da başka bir kadınla birlikte olmaya başlayan sevgilisi Maxim de Trailles tarafından terk ediliyor. Ablası bunları yaşarken, Delphine ise varlık içinde yokluk çekiyor. Bir süre sonra Delphine’nin evliliğinde de kopuşlar başlıyor; eşi Prenses Galathi ile ilişki yaşamaya başlarken, kendisi de yeni tanıştığı hukuk öğrencisi Eugene de Rastignac ile ilgileniyor. Evliliklerinde mutlu olmayan Anastasie ve Delphine, bu gelişmeler yaşanırken, babalarıyla olan bağlarını da tümüyle koparıyorlar.

Tüm mal varlığını evlenirlerken kızlarına devreden Goriot Baba’nın kızlarının ve damatlarının yanlarında kendine yer edinemeyişini, “istenmeyen yaşlı bir baba” olarak hayatının geri kalan dönemini yokluk ve yalnızlık içerisinde bir pansiyonda geçirmek zorunda kalışını hüzünle okuyoruz. Pansiyonda kızlarından uzak bir hayat süren Goriot Baba’ya özlem dolu yokluk günlerinde pansiyonda birlikte konakladığı insanlar destek oluyor. Bu kişiler arasında romanda öne çıkan karakter ise, yoksul bir hukuk öğrencisi olan Eugene de Rastignac... Goriot Baba, kızlarına olan özlemini Eugene ile gidermeye çalışıyor, onunla dertleşiyor, kızlarına olan sitemini yine onunla paylaşıyor. Bu dialoglardan birinde son günlerini yaşamakta olan bir baba olarak “Onları ağlatmamak için ölmemeyi isterdim” diyen Goriot Baba’nın kızlarından ayrı bir hayat sürmenin ve onları görmemenin kendisi için cehennemde yaşamakla eşdeğer olduğunu Balzac, şu cümleleriyle okuyucuya aktarıyor:   

“Ölmek, onları bir daha görmemektir, Eugene’ciğim. Çok sıkılacağım o gideceğim yerde. Bir baba için cehennem, çocuksuz kalmaktır, evlenmelerinden beri öğrendim bunun ne olduğunu. Benim cennetim La Jussienne Sokağı’ydı. Cennete gidersem, ruhum yine yeryüzüne gelir de onların çevresinde dolaşır mı? Böyle şeyler işitmiştim. Aslı var mı acaba? Sabahları ‘Günaydın, babacığım.’ derlerdi. Onları kucağıma alır, oyunlar oynar ve şakalar yapardım. Her sabah birlikte kahvaltı ederdik, her akşam birlikte yemek yerdik. La Jussienne Sokağı’ndayken, mantık yürütmezler, dünya konusunda hiçbir şey bilmezlerdi, çok severlerdi beni. Tanrım, ne diye hep küçük kalmadılar ki?”

Goriot Baba, ölüme yaklaştığı son günlerinde kızlarını son bir kez olsun görme arzusuyla yanıp tutuşuyor olsa da yapayalnız hayata gözlerini kapatıyor. Anastasie pansiyona geldiğinde, Goriot Baba için artık çok geç oluyor. Babalarını ölüm döşeğinde yalnız bırakan kızlar, onu son yolculuğunda da yalnız bırakıyorlar. Balzac tarafından bu vefasızlık, romanda kızların babalarının cenaze törenine katılmayıp, yalnızca arabalarını göndermesiyle sembolize ediliyor.


Balzac, bu romanında fedakarlıkta ölçüsü olmayan, hayatının odağında yalnızca çocukları olan ve çocuklarına ölçüsüz zenginlik sunan bir babaya karşı vefasızlık örneği gösteren kızlarının öyküsünü anlatırken, paranın yön verdiği aile ve akrabalık ilişkilerini de eleştiriyor. Zenginliğin ve paranın iyi çocuk yetiştirmekte öncelikli olmadığını vurgulayan Balzac, paranın insani değerlerin önüne geçtiğinde aile ilişkilerini nasıl olumsuz etkileyebileceğini Goriot Baba’nın sözleriyle şöyle anlatıyor:

“Ah, zengin olsaydım, servetimi saklasaydım, onlara vermemiş olsaydım, şimdi burada olurlardı, öpüşleriyle yanaklarımı yalarlardı. Bir konakta otururdum, güzel odalarım, uşaklarım olurdu; gözyaşı dökerlerdi başucumda, kocalarıyla, çocuklarıyla. Bütün bunlar benim olurdu. Şimdi hiç. Para her şeyi verir adama, kızlarını bile. Ah, param, param nerede? Bırakacak gömülerim olsaydı, yaralarımı sararlardı, bakarlardı bana; seslerini duyardım, yüzlerini görürdüm. Zengin olmak isterdim, o zaman görürdüm onları. İkisi de taş yürekli. Onları o kadar seviyordum ki onların da beni sevmesi olanaksızdı. Baba dediğin, her zaman zengin olmalı, birer huylu at gibi görmeli kızlarını, dizginlerini bırakmamalı. Bense onların önünde diz çöküyordum. Alçaklar, tam on yıldır nasıl davrandılar bana! Evliliklerinin ilk zamanlarında nasıl üzerime titrerlerdi!.. Her birine şöyle böyle sekiz yüz bin frank vermiştim, sert davranamazlardı bana, kocaları da davranamazdı. Kapılarını ardına kadar açıyorlardı. İki kızının her birine sekiz yüz biner frank veren adam üzerine titrenecek adamdır. Onlar da çevremde dört dönüyorlardı, ama param için elbette… Onları fazla sevmenin günahını iyice çektim.”

Balzac, bu romanda paranın yön verdiği aile ilişkilerini eleştiriyor; bunun yanı sıra sosyal sınıflaşma ve sınıflar arasındaki derin uçurumlar ile yükselme hırsıyla kaybedilen insani değerleri de anlatıyor. Balzac’ın sosyal statüler arasındaki uçurumların, kişilerin ruh dünyasına yansımalarını romanda; sınıf atlama isteğiyle yanlışlıklara sürüklenen Delphin ve yoksul bir aileden gelip, yükselme ve zengin olma hırsıyla giderek yozlaşan hukuk öğrencisi Eugene aracılığıyla anlattığını söyleyebiliriz. Romanda “zenginler, yoksullar, soylular ve soylu olmayanlar” şeklindeki toplumsal karşıtlıkların anlatımında Balzac’ın yararlandığı diğer sembollerin ise mekanlar olduğunu görüyoruz. Paris’in zengin yüzünü sembolize eden konaklar ile yoksul yüzünü temsil eden pansiyon, bu mekanların başında geliyor. Yazarın şiddetle eleştirdiği paraya dayalı saygınlık ise, “Goriot Baba” karakterinde şekilleniyor. Öyle ki; 1789 Fransız Devrimi öncesinde işçiyken, daha sonra patronunun şehriye fabrikasını satın alan Goriot, kısa zamanda büyük bir servetin sahibi olunca “zengin ancak soylu olmayan bir Fransız” olarak saygınlık kazanıyor, ancak servetini yitirip de pansiyona taşınmasıyla birlikte bu saygınlığını da kaybetmeye başlıyor. Hatta saygınlık derecesi, pansiyonda iyi olan bir odadan şartları daha kötü bir odaya geçmesiyle bile azalabiliyor. Pansiyona geldiği ilk günlerde kalan son parasıyla kendilerine göre daha daha iyi şartlarda olan, ancak parası giderek tükenen ve görünümüne özen gösteremez hale gelen yaşlı adam, pansiyon sahipleri için artık “Monsieur Goriot” değil, “Goriot Baba” oluyor. Bu, yaşlı adama gösterilen sahte saygının bir göstergesi olarak ifade edilebilir.    

Balzac’ın “Goriot Baba” romanı, klasikler arasında vazgeçilmez bir yere sahip... “Goriot Baba” romanının; Balzac'ın 1842-1848 yılları arasında 17 cilt, 1869-1876 yılları arasında da 24 cilt olarak yeniden basılan büyük eseri “İnsanlık Komedyası”nın başyapıtlarından biri olduğunu, Reşat Nuri Güntekin tarafından 1927 yılında “Honoré de Balzac’dan Seçmeler” adıyla Türkçe’ye tercüme edilen yazısında bir bölüm olarak yer aldığını, 1934 yılında ise Haydar Rifat’ın çevirisiyle ülkemizde yayınlandığını hatırlatmak isterim.