Bumerang - Yazarkafe

16 Haziran 2011

"Küçük Adamın Romanı"ndan Baba Evi

Fikritema’da Babalar Günü dolayısıyla kahramanlarını babalar ve çocuklarının oluşturduğu kitaplara yer vermeye devam ediyorum. Fikritema’ya bu kez Orhan Kemal’in çocukluğunu yansıttığı “Baba Evi” romanı konuk olsun.

Toplumcu ve realist bir yazar olarak Türk edebiyatında özgün bir yeri olan Orhan Kemal’in hayatından izler taşıyan  otobiyografik eserlerinden oluşan “Küçük Adamın Romanı” serisinin ilk kitabını “Baba Evi” oluşturuyor. “Küçük Adamın Romanı” serisi, “Baba Evi”, “Avare Yıllar”, “Cemile”, “Dünya Evi” ve “Arkadaş Islıkları” romanlarını içeriyor. Ben bu seriden yalnızca “Baba Evi” ve “Avare Yıllar” romanlarını okuyabildim.

Romanın baş karakteri “Küçük Adam”, Balkan göçmeni kalabalık bir ailenin 5-6 yaşlarındaki küçük çocuğudur. Doğduğu yıl, babası Çanakkale Savaşı’ndadır. Dedesi, onun doğduğunu babasına çocuğun diliyle; “Ben de dehr'in sitemin çekmeğe geldim dehr'e! (Ben de dünyada dert çekmek üzere doğdum)” diyerek telgrafla bildiriyor. Aile, Anadolu’ya geçtiğinde önce Konya, sonra da Adana’da yaşamaya başlıyor. Konya’da yaşarlarken, babası Kurtuluş Savaşı’na katılmak üzere Ankara’ya geliyor.  

Aile, Konya’da Ermeniler’den kalan eski bir evin alt katına yerleşiyor. Ancak, halkın arasındaki bazı kişilerin toplanıp, “gavur hükümeti” olduğunu iddia ettikleri Ankara’ya karşı sokaklara dökülmeleri ve bu esnada yaşanan olaylar nedeniyle Konya günleri, aile için kabusa dönüşüyor. Orhan Kemal, kendisinde de hayat boyu izler bırakan Konya günlerini romanda şöyle anlatıyor;

“Birdenbire bir isyan içinde bulduk kendimizi, yahut da bana öyle geldi. Keçe külâhlı, poturlu insanlar, yerlere kaba kaba basarak koşuşuyorlar, ‘İstemezük, biz bu hükümeti istemezük!’ diye bağrışıyorlardı. Soran olursa, kömürcünün oğlu olduğumu söylememi sıkı sıkı tembih etmişlerdi. Babaannem, babama ait ne kadar kitap, kağıt, fotoğraf, kılıç, tüfek varsa, daha doğrusu Ankara'daki babama ait ne varsa hepsini yatakların pamukları içine, tavan arasına saklamıştı. Alaettin tepesinden atılan kurşunların bizim evin üst kat pencere camlarını kırıp Ermeni mektebine, Ermeni mektebinden atılan kurşunların da gene aynı şekilde, bizim evin üst kat pencerelerinden geçip, Alaettin tepesine gittiğini söylüyorlardı. Mektebin pencerelerinde kaba bıyıklı başlar görüyorduk ve bütün gün, bütün gece alt katın merdiven basamaklarında barınıyorduk. Bir gün işittik ki, asiler, valiyi ahıra bağlamışlar. ‘Şeriat isterük, biz bu gavur hükümeti istemezük, dinsizleri istemezük, şeriat isterük!’ diye sürüklenen çığlıkları ve dinmek bilmeyen silâh sesleri duyduk. Kapılar kırılıyor, insanlar boğazlanıyordu.


Günler ve günler geçti... ‘İstemezük, istemezük, istemezük!’ sesleri sokaklarda çınladı durdu ve bir gün çığlık, silâh sesi, istemezüklerle yüklü, hava içinde ‘Kuvây-ı Milliye geliyormuş’ haberi şimşek gibi çaktı. İstemezükler dindi, kaba postallı ayaklar sokaklarda kaçıştılar, silah sesleri kesildi. Güneşli bir sabah, ellerimizde mendiller evin önündeki ahalinin arasına kardeşimle ben de karıştık. Ağızları köpüklü, kuvvetli atların nal sesleri her şeyi örttü. Çılgın bir alkış... İhtiyar kadınlar, çocuklar, genç kadınlar, kızlar sevinçten ağlıyorlar, kalabalık neşe çığlıklarıyla çalkalanıyordu. Atlılar geçiyordu, atlılar... Parlak güneşin altında, kabalakları, kalpakları, koça koça bıyıkları ile atlılar geçiyordu. Sonra îstemezük'ler... Elleri arkalarında bağlı, poturlu, keçe külâhlı, şeriat fedaileri... Derken yük arabaları... Yük arabalarında, enselerinden kesilmiş, kanlı cesetler... O gün o kadar bağırdım ki, sesim kısıldı, hastalandım. Ermeni mektebinin önünde çocuklar, fişek kovanlarıyla bir çeşit mortiz oynamağa başladılar. Sokaklar boş fişek kovanlarıyla doluydu...”

Aile, Konya’dan sonra Adana’ya eski bir çiftlik evine yerleşiyor. “Küçük Adamın” en güzel günleri de Adana’ya yerleştikleri ilk yıllarda geçiyor. Romanın bu bölümünde Küçük Adam’ın kardeşi Niyazi ile oyunlarından ve eskiden öğretmen olan mütevazi, seven ve uysal kişiliğiyle çok sevdiği annesinden kaynaklanan mutluluğu anlatılıyor. Otoriter ve sert kişiliğiyle zaman zaman aile içinde şiddet yaşanmasına neden olduğundan bahsedilen baba ise, bu güzel günlerde ailenin mutluluğunu bozan bir figür olarak tanımlanıyor. Buna karşın, otoriter ve haşin olduğu kadar çevresinde güçlü ve saygı duyulan bir avukat olan babanın, küçük çocuğun hayatında en etkin karakter olduğunu Orhan Kemal’in romandaki şu cümleleriyle anlıyoruz:

“Babam ne ve neciydi? Bilmiyorum. Gümüş topuzlu bastonu, sarı çantası, hasırlı kırmızı fesi, bilhassa bana bakarken mutlaka çatılan kaşlarıyla o, benim için, iri gövdeli bir korkudan ibaretti. Onun çatık, simsiyah kaşları... Babam bir dev kadar kocaman ve kuvvetliydi!”

Ailenin çok yer değiştirmesinden dolayı eğitimini farklı farklı okullarda sürdüren küçük çocuğun öğretmeninden bahsederken bile babasının etkisinde olduğunu, romandaki şu cümleler yansıtıyor;

“Ne zaman? Nerde? Hangi okula ilk önce? Bilmiyorum. O kadar çok, o kadar çeşitli okul değiştirdim ki... İlk verildiğim okul,  bir Aralık mektebiydi, yahut da medrese... Kocaman sarıklı bir hocamız vardı ve okulumuz tek sınıftan ibaretti. Yarı karanlık, loş bir cami odası, belki de bir mescit? Hocanın uzun sakalı, gümrah, kuvvetli bıyığı, bilhassa babamı hatırlatan daima çatık kaşları vardı ve ben okula gitmekten çok korkardım... Ama ben babamı asıl ‘Fırka’ mücadelelerinde tanıdım.”

Ailenin yaşadığı eski çiftliğin alt evinde kilitli tutulan Ermeniler’den kalan eşyalar ve kitaplar bir gece çiftliğin komşularınca “Nasıl olsa gavur malı, sahiplenelim, sevaptır.” denilerek yağma ediliyor. Birkaç gün sonra eve gelip, alt evin yağmalandığını gören babası tarafından önce dayak atılan, ertesi gün de boşanılan annesi, dayısının evine gönderiliyor. İki ay sonra babası annesiyle yeniden evleniyor. Orhan Kemal, bu olayı romanda okuyuculara şöyle aktarıyor; 

“— Söyle, diye babam gene gürledi, ne cesaretle yaptın bu işi? Düşünmedin mi, düşünmedin mi ki benim şerefim, haysiyetim mevzubahis? Ya yarın seni alıp, hapsederlerse? Ya yalnız seni değil, beni de seninle birlikte mahkemelere sevkederlerse? Bu ne cehalettir, Yarabbi bu ne iz'ansızlıktır! Hükümetin mühürü  nasıl  bozulur, buna nasıl cesaret edilir!
O gece annemi boşadı ve sabahleyin erkenden dayımın evine yolladı. Hemen o akşam da babaannemle küçük halam çiftliğe geldiler, ikisi iki yandan, evin içini şöyle bir kolaçan ettiler. Sonra babaannem eteklerini beline soktu, hizmetçilere emirler vererek, evi baştan aşağı yıkattı. Dünyalarından memnundular. Vara yoğa kahkahalarını salıveriyorlardı.
  Aman ne pislik ne pislik, Yarabbi! Düşman başına böyle kadın!
Yahut:
  Doğrusu Eyüp sabrı varmış evlâtçığımda.. Bu pasaklı karıyla yaşamak değme babayiğidin kârı değil...

Galiba iki ay sonra, babaannemlerin bütün İsrarlarına rağmen babam, anneme nikâh tazeleyip onu bize getirdik ten sonra öğrendik ki, babamı büyükannemler doldurmuşlar.
  Karın, demişler, mahalleliyle birlik olup altevi tek-, mil boşaltmış... Kasaba çalkalanıyor, bugün yarın polisler basacaklarmış, haberin olsun!
Annem, babamı çoktan affetmişti:
  Dövsün, demişti, erkektir... Kabahat onda değil, öteki boynu kopasıcalarda...  Anlayıp  dinledikten  sonra dövse, ne yapayım, o zaman ben cezama razıyım.”

Bu olay bir süre sonra baba kimseye haber vermeden kayıplara karışıyor. Daha sonra babadan aileye mektup geliyor. Mektupta “Derhal evi ve eşyaları satın. Aldığınız parayla, adınıza birer pasaport çıkartın.” diyen babanın Beyrut’ta olduğunu, karısıyla ve çocuklarını da Beyrut’a çağırdığını okuyoruz. Beyrut’a giden aile, babanın Lübnan vatandaşı olmamasından dolayı avukat olarak çalışamaması nedeniyle ekonomik açıdan çok daha zor günler yaşıyor. Baba, annenin bileziklerini satıp elde ettiği 10 altın lira ile bir apartmanın en alt katında küçük bir lokanta açıyor. Bu lokanta aileyi bir süre rahat içerisinde yaşatıyor olsa da babanın lokantayı işletemeyip, iflas etmesiyle yeniden darboğaza sürükleniyor. Kardeşi Niyazi işportacılık yapmaya başlarken, kendisi de balık tutarak aile geçimine katkı sağlamaya çalışıyor.  Kardeşiyle birlikte  baba evinde kahrolmaktansa asıl baba evi olan yurduna ve Adana’ya dönme hayalleri kurmaya başlıyor. Bu süreçte babasıyla olan çatışmaları da derinleşiyor. Bir gün tutabildiği tek balığı annesi hasta olan Ermeni kız arkadaşı Virjin’e hediye edince, evinde kavga kıyamet kopuyor. Bir süre sonra babası, tanıdığı bir matbaacıda ona iş buluyor. Bu iş, aileyi bir parça da olsa rahatlatıyor, “Küçük Adam”ın da büyük hayallere doğru yol almasını sağlıyor. Ancak, işindeki 1 ayını doldurduğu gün işine son verilmesiyle büyük hayalleri suya düşen “Küçük Adam’ın iki yıldır ailecek yaşam mücadelesi verdikleri sıla hasretiyle yanıp tutuştuğunu Orhan Kemal, şu cümlelerle aktarıyor;

“İşime gidip geliyorum, lâkin her şeyden soğumuştum. Dördüncü haftalığımı alırken, patron her zamandan daha sert, bir şeyler söyledi, anladım ki, işime son veriliyor!
.....
Umurumda bile değildi. Babamın canı sıkılmıştı, annem...
Gene işsiz, gene ellerim boş ceplerimde, gene enseme yıkılı kasketim, gene deniz kenarları, papaz mektebi, Külliye, Fıstıklı... Günler geçiyordu. Ahlâkımdaki değişmenin kendim bile farkında idim. Eve asık yüzle giriyor, kimseyle konuşmuyor, sorarlarsa zoraki cevaplar veriyor, daha çok kendi kendimle hasbi-hallerde bulunuyordum ve bundan adamakıllı zevk almaya başlamıştım. İki seneden beri bir türlü alışamadığım bu yerler, bu gurbet ellerden usanmıştım. Vatanım burnumda tütüyordu. Vatanım, bilhassa memleketim, mektebim ve arkadaşlarım!
Geceleri yatakta Niyazi'yle hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Hırçın hallerimden ürküyordu. Yatakta ona arkamı dönüyor, dalıyordum hayaller âlemine...
..................................
Hayaller kurduğum geceler uykum adamakıllı kaçardı. Babamın dışardan gelen kalın öksürüğü, hayallerimi sık sık bozdukça hırslanır, çoğu sefer ağlardım. Bilirdim ki, vatana dönmeme en büyük mani, babamdır! Onun yüzünden, vatana hiç bir zaman dönemeyeceğimi, yolumu bekleyen arkadaşlarıma maceralarımı anlatamayacağımı, gurbet ellerde ölüp gideceğimi, bu yüzden de kıyametin kopacağını sanırdım.”

Küçük Adam ve ailesi, Beyrut’ta selafet içerisinde yaşam mücadelesi verirken, “Küçük Adam” ise Adana ‘ya geri dönme hayalleri kurmaktan asla vazgeçmiyor. Babasının kendisini geri göndermeyeceğini bildiğinden, artık tek çaresinin gizlice Adana’ya kaçmak olduğunu düşünüyor. Ancak parasız pulsuz hiçbir şey yapamayacağının farkında olan “Küçük Adam”, bir gün limanda dolaşırken Türk bayrağı çekilmiş bir vapur görüyor. Türk konsolosluğuna koşup, Adana’ya dönmek için yardım istiyor. Konsolos, babasıyla arkadaş olduğu için konu babasına iletiliyor. Sonraki günlerde ise çocuğuna engel olamayacağını anlayan baba, oğlunu Adana’ya göndermek zorunda kalıyor.  Orhan Kemal, romanda bu bölümü ve “Küçük Adam”ın büyük heyecanını şöyle anlatıyor;

“Artık tek bir çare kalmıştı: Kaçmak!
Günlerce ölçtüm, biçtim... Plânlar tasarladım... Türkiye'ye kaçabilmenin yollarını araştırdım. Coğrafya kita-bımdaki Türkiye haritasında Beyrut'la Adana arasını pergelle ölçtüm. Saatte en çok beş kilometre yürüyebileceğimi gözönünde tutarak, birtakım hesaplar yaptım. Ama, gene de bir çürüklük seziyordum bu işte... Herhalde birtakım formaliteler, bir miktar para filân lâzımdı. Kaçtığımı farzediyordum... Akşam olunca babam bir bekleyecek, iki bekleyecek, bakacak ki oğlan yok, bir telâş, bir gürültü, koşacak polise... Ondan sonrası malûm... Daha hududa varmadan enseleneceğim...
Şu halde?
İsyan bayrağını çekmekten gayri çıkar yol yok!
Bir gün Beyrut limanında dolaşırken bir Türk vapuru gördüm. Direğinde bayrağımız... Bu vapur, bu bayrak, bu benim memleketimin, vatanımın bir parçası... Saatlerce oralardan ayrılamadım. Büyülenmiş gibiydim, gözlerim bayrağımıza dikili, heyecandan çalkalanarak, oralarda dolaştım durdum. Sonra o çılgın heyecanla konsoloshanemize koştuğumu hatırlıyorum... Neler söyledim? Beni dinleyenler kimlerdi? Bilmiyorum. Akşam eve döndüğüm zaman hâlâ kendimi bulamamıştım.
İki gün sonraydı, galiba, bir akşamüstü babam, omuzlan çökmüş, geldi. Asık yüzü, sinirli haliyle, köşesine, kitaplarının arasına gidip oturdu. Neden sonra, yüzüme bakmadan:
  Konsolosa  söylediklerin doğru  mu?  diye,  kapıyı çarptığım günden beri ilk defa benimle konuştu.
  Doğru... dedim. Başka bir şey sormadı.
Annem lâmba yakmaya kalktı, babamsa, köşesinde, gittikçe karararak, uzun bir murakabeye vardı.”

“Küçük Adam”, heyecanla geldiği Adana’da başta Cin Mehmet olmak üzere çocukluk arkadaşlarının hiçbirini bulamıyor. Artık çok değişmiş ve çocukluk günlerinin izini taşımayan Adana’yı bulamayan “Küçük Adam”ın hayal kırıklığı, şu cümlelerle yansıtılıyor;

“Sanki memleket tepemde fırıl fırıl dönmeye başlamıştı. İçimden, içimin derinliklerinden bir şeylerin yıkıldığını duyuyordum. Ben şimdi kimi Arapça cümlelerimle şaşırtacağım? Papaz mektebinden, çenesine yumruk attığım patrondan, yeşil tramvaylardan, Virjin'den, Eleni ve ötekilerden kime bahsedeceğim? Ben buraya niçin geldim?”

“Küçük Adam”, babaannesinin yanında Adana’da ortaokula başlıyor. Bu kez “Yorgi” lakaplı göçmen çocuk İsmail, Hasan Hüseyin, Doç Ali, Yirmialtılık Saim, Kasafan Cemal ile arkadaş oluyorlar. Babası, mektubunda yazdığı gibi annesi ve kardeşlerini Beyrut’tan Adana’ya gönderemiyor. Romanın son bölümünde ise, ailesinin yokluğunda kendi öz vatanındaki “Küçük Adam”’ın arkadaşlarıyla yokluk ve açlık içerisinde ama neşeyle geçirdiği günler anlatılıyor.

Orhan Kemal; kendisi ve çevresindeki insanların yaşam öyküsünden yola çıkarak, toplumun sefalete karşı hayat mücadelesi veren yüzündeki yokluk, parasızlık, açlık, çaresizlik ve para kazanmak için katlanılanları “Baba Evi” ile okuyuculara anlatıyor.   Toplumun bu acı yüzü, realist ve toplumcu bir yazarın kaleminden “Baba Evi”nde yansırken, romanın son paragrafında da “Küçük Adamlar”a mahsus çileli bir hayatın tek gerçeğinin açlık olduğu şöyle vurgunlanıyor;

“Ey açlık! Seni midemde, iliklerimde, kanımın küreyvelerinde duydum. Ve sen, benim iyi, benim şefik ve rahîm olan soyum, insan soyu, sen ebedî tokluğu fethedeceksin!”

 Bu arada ilk olarak 1949 yılında yayınlanan “Baba Evi” romanının; İngiltere, Bulgaristan, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, İsrail, Pakistan ve Lübnan’da da tercüme edilip, yayınlanmış olduğunu hatırlatmak isterim.