Bumerang - Yazarkafe

6 Eylül 2013

Tarihi bir acı...Struma Faciası... Keman eşliğinde geçmişe SERENAD


İkinci Dünya Savaşı'nda tarafsız olabilmeyi başarmış olmanın yanı sıra Türk pasaportu vererek birçok Yahudi'yi Nazi zulmünden kurtaran Türkiye, yine aynı dönem yaşanan bir başka acıya ise seyirci kalmak zorunda bırakılıyor. “Struma Faciası” olarak yakın tarihimizde yaşanan bu olayda; 2. Dünya Savası sırasında Romanya’nın Köstence limanından aldığı 669 Yahudi yolcusunu Filistin’e götürmek üzere Karadeniz’e açılan "Struma" adlı geminin, motoru arızalandığı için bir süre İstanbul’da Sarayburnu’nda bekletildiğini, ancak siyasi bir krize yol açmamak için gemidekilerin karaya inmesine izin verilmediğini, bir süre sonra ise arızalı olarak römorkörle çekilip, Karadeniz’e sürüklendiğini ve Şile açıklarında da yolcularıyla birlikte kaderine bırakıldığını, 2.5 ay sonra da Rusya tarafından batırıldığını biliyoruz.

"Struma Faciası"nı acılı bir aşk öyküsü çerçevesinde ele alan Zülfü Livaneli, "Serenad" adıyla yayınlanan romanında yakın tarihimizde yaşanan bu dramı okuyuculara aktarıyor.

Romanın ana kahramanları; Maya Duran ve Prof. Maximillian Wagner...

İstanbul Üniversitesinde halkla ilişkiler görevini yürüten Maya Duran, eşinden ayrılmış ve oğlu Kerem ile birlikte yaşamaktadır. Günlük koşuşturmacalardan bunalmış olsa da Maya'nın aslında tekdüze bir hayatı var.. Romanın ilerleyen bölümlerine Maya Duran'ın babaannesi Semahat Hanım'ın Ermeni asıllı, anneannesi Ayşe Hanım'ın da Mavi Alay'dan canını zor kurtarmış bir Türk olduğunu öğreniyoruz.

87 yaşındaki Prof. Maximillian Wagner ise, Alman asılllı bir ABD'lidir. 1930'lu yıllarda İstanbul Üniversitesi'nde çalışmış, sonrasında ise ABD'ye yerleşmiştir. Türkiye'ye çok uzun yıllar sonra ilk kez gelmektedir.

Maya Duran, üniversitenin davetlisi olarak Türkiye'ye çok uzun yıllar sonra yeniden gelen Prof. Maximillian Wagner'i havaalanına karşılamaya gidiyor. Ancak, Maya Duran için bu, sıradan bir karşılama olmuyor. Prof. Wagner'in İstanbul'a gelmesinden memnun olmayan İngiliz istihbaratı ile Türk istihbaratı kendisini havaalanından itibaren izlemeye başlıyor. Prof. Wagner, Maya Duran'dan kendisini Şile'ye götürmesini istiyor. Maya Duran ve Prof. Wagner, Şile'ye gidiyorlar. Şile yakınlarına geldiklerinde Prof. Wagner, arabadan inip, deniz kenarına gidiyor. “Für Nadia” yazılı küçük bir çelengi denize atıyor ve kemanını çalmaya başlıyor.

Romanda buraya kadar olay örgüsü, gizemini koruyor. Taa ki Maya Duran'ın evine gelen istihbaratçıların Prof. Wagner hakkında bilgi isteyip, kendisine gözdağı vermesi ve Maya'nın subay olan ağabeyince bu durumdan kurtarılmasına dek... Sonrasında ise, Maya Duran, oğlu Kerem ile birlikte istihbaratçıların neden onunla ilgilendiklerini merak edip, internette Prof. Wagner'in izlerini aramaya başlıyor.

Şile'den sonra hastalanan Prof. Wagner'i hastaneye götüren Maya Duran, onun kanser olduğunu ve hayatının son günlerini yaşamakta olduğunu öğreniyor. Bu durum, Maya Duran ve Prof. Wagner arasında dostluk ve güven köprüsü oluşturuyor. Prof. Wagner, hayat hikayesini Maya Duran'a anlatmaya başlıyor.

Romanda bu bölümden itibaren gizem çözülmeye başlıyor. Okurken beni de derinden etkileyen bu tarihi acıyı Zülfü Livaneli, Prof. Wagner'in diliyle aktarıyor. Böylece; Prof. Wagner'in Nazi Almanya’sında bir üniversitede öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olduğunu, Yahudi bir genç kız olan Nadia'ya aşık olduğunu, evlendiklerini, evlendikten sonra Nadia'nın “Deborah” adını alıp Yahudi kimliğini saklamaya çalıştığını, Nazi baskısı altında gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Paris’e yerleşmeye karar verdiklerini öğreniyoruz. Daha da acısı, tren yolculuğu esnasında Nadia’nın Yahudi olduğunun anlaşılıp, trenden Nazi askerlerince indirildiğini, Wagner'in Nadia olmadan Fransa’ya tek başına gelmek zorunda kaldığını, Paris'ten de İstanbul’a geçiş yaptığını okuyoruz. İstanbul'da Nadia'yı kurtarmak için çok çalışan Wagner'in son çare olarak Nadia'nın katolik olduğunu gösteren belgeler temin ettiğini ve Nadia'nın belgeler ise Struma gemisine bindiğini öğreniyoruz.

"Struma" adlı gemi, arızalanınca İstanbul’da mecburen demir atıyor. Ancak gemiden kimsenin inmesine izin verilmiyor. Gemi, önce Sarayburnu'nda bir süre bekliyor, sonrasında ise römorkla Şile açıklarına çekiliyor. Gemi ile ilgili diplomatik çabalar da sonuçsuz kalınca 2.5 ay İstanbul açıklarında bekletilen gemi, Ruslar tarafından havaya uçuruluyor. Gemideki Nadia da hayatını kaybediyor.

Zülfü Livaneli, Serenad'ın kahramanı Prof. Wagner'in hayatı ve acılı aşk hikayesi üzerinden anlattığı "Struma Faciası" ile okuyucuyu derinden sarsıyor. Kitabın dili gayet akıcı, ancak tarihsel detaylara fazlaca girilmemiş. Struma Faciası ile ilgili tarihsel detaylar vs. romanla bütünleştirilebilirdi belki. Kitabı okuduğunuzda savaşın acımasız yüzü karşısında kalınan çaresizliğe bir anlam veremeyecek ve "Struma gemisindekiler hayatta kalabilir miydi?" diye yakın tarihi sorgulayacaksınız.


Serenad'dan alıntılarla yazıyı tamamlamış olayım.
 

"Hikâye bitmeli, bu iş tamamlanmalı, artık anlatacak bir şey kalmamalı. Geçmişin hesapları, çekilmiş acılar, insan vahşetinin izleri gömülmeli. Cari Sağan insanların hâlâ sürüngen atalarının saldırganlığını taşıdığını söylüyordu. 'Beyin sapı, yüz milyonlarca yıl önceki sürüngen atalarımızdan miras kalan ve zaman içinde evrilen saldırganlığın, ritüellerin, bölgesel ve sosyal hiyerarşinin yatağı olan organdır' diyordu. Bence de çok yerinde bir görüş bu. Hepimiz içimizde, gizli, nazik davranışlarla üstü örtülen ama bir tehdit algıladığımız zaman hemen o keskin dişleriyle ortaya çıkan bir timsah taşıyoruz. Hepsini anlatmalıyım. Ancak böyle bir itiraf ve tanıklıktan sonra acılar aşılabilir, hayat sadeleşebilir."
 

“Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!”
"Her yolculuk bir kader birliğidir, ama insanlar bunu bilmiyor.”

“Tolstoy da kitap yazdı, Adolf Hitler de. Sorun yazıda değil, kimin ne amaçla yazdığında. Tanrı bile kendini yazıyla anlatıyor."

“Her bir insanın hikâyesi, bizi kendi başımızdan geçen olaylar kadar ilgilendirirdi. Yeter ki kendi gerçekliği içinde kavransın. Her hikâye, sonuçta insan varoluşunun bir hikâyesi değil miydi? Ve akıp giden hayatının?”
 
-- Her iktidar öldürür. Kimi daha az, kimi daha çok!
- İyi insanlar iktidara gelemez, gelse bile iktidar onu bozar, zalim yapar."

-- Her iktidar öldürür ne demek. Şimdi ben, saçma bir şey ama iktidara gelsem öldürür müyüm sizce?"

"Evet!" dedi." Siz bile öldürürsünüz. Çünkü iktidar olmanın başka yolu yok.
 
 

“Bir zamanlar çocukların belli bir yaşa gelince götürüldüğünü, yerlerine yetişkin insanlar getirildiğini düşünürdüm. Yani büyümek denen şeyin öyle birdenbire gerçekleştiğini.”