Bumerang - Yazarkafe

8 Nisan 2014

Özgürlüğü Mutluluk Addeden Bir Kadın : Simone de Beauvoir

Okur Yatar'daki yazımdan alıntıdır.
http://www.okuryatar.com/simone-de-beauvoir-ozgurlugu-yazmak-dilek-eker/

“Özgürlük” kelimesi, 8 harflik dev bir kavram… Özgürlüğe dair sözlerimiz, Adem’den Havva’dan bu yana bitmedi, bitmeyecek.

Richard Bach’ın “Uçmak bir martının en doğal hakkı, özgürlükse varoluşun vazgeçilmez bir parçası” diyerek tanımladığı özgürlük, varoluşumuzun en doğasına en doğal hakkımız. “Özgürlük, ne pahasına olursa olsun hiç bir zaman pahalı değildir. O, hayatın nefesidir. İnsan, yaşamak için neler feda etmez!”  M. Gandhi’ye katılmamak mümkün mü? Aynı şekilde “Tutsaklığın, insan kalbine yerleştiğine inananlar yanılırlar. Vücut, bir efendinin emri altına girebilir, hatta onun malı olabilir, ama dimağlar özgürdür. O, hiçbir kayıt ve şart taşımaz, içinde tutuklandığı duvarlar bile onu kapatamaz.” diyen Seneca, özgürlüğün gücünü de vurgulamış olmuyor muydu?

Görmüş olduğunuz gibi Adem’den Havva’dan bugüne “özgürlük” insanlık için önemli bir değer. Kadınların özgürlük çabaları ise, yakın tarihimize dek “eşitlik” kavramıyla eşgüdümlü bir yol izliyor. Kadın özgürlüğünü ve eşitliğini “feministlik kuramı” ile açıklayan Simone de Beauvoir,  özgürlük koşucularının başında geliyor. İşte bu dirençli, özgürlük ve eşitlik tutkusuyla dolu Amazon yürekli kadının hayat hikayesini konu alan “Özgürlüğü Yazmak” adlı kitabından söz etmek istiyorum sizlere…

Jacques Deguy ve Sylvie Le Bon de Beauvoir tarafından kaleme alınan “Özgürlüğü Yazmak”; geleneksel normları reddeden, özgürlük savaşçısı ve feminist Simone de Beauvoir’in hayatını anlatan biyografik bir kitap. Kitapta  yazarın hayatının yanı sıra eserlerinden alıntılar ve fotoğraflar da yer alıyor. Kitabın yazarlarından Sylvie Le Bon de Beauvoir’in, Simone de Beauvoir’in evlat edindiği manevi kızı olduğunu da özellikle belirtmek isterim. 

 “Yaşamım kendime anlattıkça gerçek hale gelecek güzel bir masal.” diyen Simone de Beauvoir için “yazmak, varolmak demek.” Kitabı okurken; 1908 yılında Paris’te koyu Katolik ve burjuva bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Beauvoir için bağımsızlığın, ruhsal kodlarında yazılı olduğunu görebiliyorsunuz. O yılların koşullarını düşünürsek, bir kız çocuğu için sınırların nasıl zorlayıcı olabileceğini de tahmin edebilirsiniz. Öğrenim gördüğü okul, muhafazakar öğretmenler, öğrencilik yıllarından itibaren hayat boyu tuttuğu günlükler, yakın dostlarıyla ilişkileri, uzun yıllar bağımlı bir aşkla evli kalacağı Jean Paul Sartre ile tanışması, burjuvalıktan kopuşuyla birlikte şekillenen özgürlükçü yaşam biçimi, 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşadıkları zorluklar, Sartre ile bağımlı bir aşkla süren evliliğine rağmen Nelson Algren ile yaşadığı çalkantılı aşkı, 15 Nisan 1980’da vefat eden Sartre’dan ayrı geçen altı yıl ve ilginç bir rastlantı ile 14 Nisan 1986’da hayata veda edişi, Montparnasse Mezarlığı’nda ebediyete uğurlanışı kitapta okuyucuya anlatılıyor. Kitapta öne çıkan detaylardan biri de Sartre ile evliliğinde geleneksel kuralların olmadığına ve evliliğin Sartre’in varoluşçuluğu ile Beauvoir’in feministliği arasında oluşan sinerjiden güç aldığına vurgu yapılması…

Kadın özgürlüğü üzerine adanmış bir hayatın tanığı olacağınız bu kitap, dünya edebiyatında eserleriyle özgün bir yere sahip olan Simone de Beauvoir’in en büyük toplumsal eserinin ise “feminizm” olduğunu da gösteriyor.

Madem ki “Özgürlüğe Yazmak” kitabından dem vurduk, o halde “Kendimi o kadar özgür hissediyorum ki, bu neredeyse beni mutluluktan ağlatacak” diyen bir kadın olan Simone de Beauvoir’in özgürlük kavramını nasıl ele aldığını kendi sözleriyle aktarmak güzel olmaz mı?    
 
 
 
“Özgürlükle belli bir insana bağlılık arasında uzlaşma sağlamak mümkün müdür? Ve bu neye mal olur? Yüzde yüz bir bağlılık hep öğütlenir, ama gerçekte dikkatle incelenmediği için yanlış yorumlara neden olur; çoğu zaman bunun eksikliğini hissedenlerin meselesidir; aslında hoşlanmazlar bağımlı yaşamaktan, ama kendi kendilerini buna mahkûm ettikleri için acısını bazen şaraptan, bazen kuyruklu yalanlarla avunarak çıkarmaya bakarlar. Geleneksel anlamda düşündüğümüz zaman, evlilik hep erkeğin üstünlüğüne çalışmış, özgürlük tanımıştır ona; oysa şimdiki kadın, haklarının bilincinde ve hangi koşullarda mutlu olabileceğinin hesabını rahatça yapabilecek durumdadır; ortaklaşa bir hayatın akışı içinde, erkekteki dengesizliği, bu önemli boşluğu karşılayacak hiçbir şey yoksa; kıskançlık, kadını ve erkeği ömür boyu kemirecek, bu ortaklık müthiş bir can sıkıntısında düğümlenecek demektir.