Bumerang - Yazarkafe

19 Eylül 2014

Mizah öykülerinden romana edebiyatımızın çok yönlü yazarı: Canan Tan

** Medikent Dergisi için yapmış olduğum söyleşidir. 
http://www.kenthospital.com/images/_medikent/_pdf/1637633173medikent-15.pdf.pdf


Daha çok romanlarıyla tanıdığımız Canan Tan; edebiyat dünyasıyla ve okurlarla ilk buluşması mizah öyküleriyle olan ve bu öykülerle Aziz Nesin ekolünün az sayıdaki temsilcisinden biri… Mizah öykülerinden, klasik öykülere, çocuk kitaplarından romanlara farklı türde birçok eseriyle en çok okunan yazarlardan biri olan Canan Tan, Medikent’e konuk oldu.
     
Edebiyatta “Aziz Nesin Ödülü” de kazandığınız mizah öyküleri ile adım attınız. Romanlarınızın kahramanları ise, çoğunlukla hüzünlü yaşamların kahramanları… “İz” romanınızda Verda’nın bir sözü var: “…Düşünüyorum da, dünyanın düzenini tersine çevirdik biz.” diyor Verda. Mizah öykülerinden, hüzünlü ve romantik romanlara geçiş de, eczacılık eğitimi almışken, kariyerinizi başarılı bir yazar olarak sürdürmek de bir nevi düzeni tersine çevirmek. Siz bu süreci nasıl yorumluyorsunuz? 

Aslında radikal geçişler de olsa “düzeni tersine çevirdim” diyemem. Mizahla başlamam, tümüyle tesadüftü. Evimizde Aziz Nesin çok okunurdu ve mizah ailemizin bir parçasıydı. Benim için ilk başlangıç aslında şiirdi. İlk kitabımın çıkışı mizahla olduğu için önce “mizah yazarı” denildi ama farklı yaklaşımlarla yaşantımı da edebiyat çalışmalarımı da yürütebiliyorum. Pozitif biriyim; acıya benim dünyamda yer yok. Şimdi sorsalar “Güldüren mizah yazarı mısın yoksa duygusal Canan mısın?” diye? “Aslında her ikisiyim” derim. Çeşitli ruh hallerimiz var ve bu hallerin beni götürdüğü yerlerden topladıklarımla farklı türde romanlar yazabiliyorum. Sonrasında eczacılık eğitimi almış olmama karşın, edebiyat yaşantımın her döneminde benim için önemliydi ve edebiyat hayatıma yön verdi.

“Kadınları anlatan bir kadın yazar” olarak tanımlanıyorsunuz. Romanlarınızın kahramanları, genellikle duygusal, güçlü biraz da hüzünlü kadınlar. Zorluklar karşısında yılmayan, dirayetli, ayakları üzerinde durabilen kadınların öyküsünü anlatıyorsunuz. Bu açıdan okurlarınız çoğunlukla kadınlar mı?

Genelde kadınların okuduğu bir yazar olarak görülüyorum ama böyle bir iddiam yok. Dünya genelinde de ülkemizde de okurların büyük bir çoğunluğunu kadınlar oluşturuyor. Kitap fuarlarında da imza günlerinde de çoğunlukla kadın okurları görüyoruz. Oysa benim kitaplarım, erkek okurlarca da okunuyor. Hatta askeri okullar ve polis kolejleri ile cezaevlerinde toplu olarak kitaplarımın okunduğunu biliyorum. Aşk romanları yazarı da değilim, benim bir tek aşk romanım var “En Son Yürekler Ölür”. İlginçtir; bu roman, erkeklerin en çok okuduğu romanlardan biri oldu. Son kitabım Hasret’te ana karakter Tacettin’indir, yan karakterler ise güçlü ve dirayetli kadınlardır.

Diğer yandan, feminist söylemli bir yazar değilim, roman kahramanları olarak  düşündüğümüzde; Piraye’de ezilen Haşim’dir, En Son Yürekler Ölür’de ezilen Murat’tır. Yanı sıra benim için çok özel bir kitap olan “Issız Erkekler Korosu”ndaki kahramanlar, baştan sona erkeklerdir. Sanılanın aksine ülkemizde ezilen, hor görülen hatta kadınların şiddetine maruz kalan erkekler de vardır. Böyle uç noktaları zorladığım konular da oldu.  

Çok okunan yazarlardan birisiniz. Kitap okuma alışkanlığının arzu edilen seviyede olmadığı varsayımından hareketle “kitapları en çok okunan yazarların başında gelmek”, önemli bir başarı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz?

Bazı yazarlar vardır; İstanbul, Ankara ve İzmir dışına çıkmazlar. Ben İzmir’de yaşayan bir yazar olarak; İzmir’den Erzurum’a, Diyarbakır’a, Trabzon’a Anadolu’yu dere tepe geziyorum. Kitap fuarları olsun, imza törenleri olsun, okurlarla iç içeyim, onlarla aramızda çok tatlı bir iletişim kurulu. Kitaplarımın konuları, güncel ve yaşamın içinden… Onlar daha kitaplarımı okurken benimle ahbaplık kuruyorlar ve bu ahbaplığı benimle karşılaştıklarında da sürdürüyorlar. Kitaplarımı yazarken, bir tiyatro oyunu sahneler gibi yazıyorum, onlar da bir tiyatro oyunu izler gibi adeta okudukları romanı yaşıyorlar. Hatta “sizin kitaplarınızı okumuyoruz, adeta izliyoruz” diyen okurlarım var. Okurla aramızdaki bu güçlü iletişimin sırrı da bu olsa gerek. 

Bununla birlikte, konusu itibariyle psikolojik ve sosyal yönü güçlü romanlarım var, tıpkı Eroinle Dans, En Son Yürekler Ölür, İz ve Piraye romanlarımda olduğu gibi.  Aslında tek aşk romanım da En Son Yürekler Ölür. Buna karşın “aşk romanları yazarı” olduğumu söyleyerek, bu ilgiyi buna bağlayanlar var. Kendileri bilir.    

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu’na göre Türkiye, kitap okuma alışkanlığı sıralamasında 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor. Kitap okuma alışkanlığının çok küçük yaşlarda başladığı bir gerçek. Çocuklara yönelik yayınlanmış kitaplarınız da bulunduğundan, sizce çocuklara kitap okuma alışkanlığı nasıl kazandırılabilir?

Kitap fuarlarında görüyorum, okuma alışkanlığı olmayan anneler ve babalar, çocuklarına kitap almaya pek hevesliler. Çocuk, kendisine “yap” denileni değil, gördüğünü yapıyor. Çocuk, evde anne ve babasının elinde kitap görürse, onlarla birlikte kitap okumaya başlıyor. Kendimden örnek vereyim; babam en çok Aziz Nesin öykülerini okurdu. Ben de onun okuduğu kitapları okuya okuya mizahla beslendim ve ilk kitabım mizah öyküleri oldu, şu anda Türkiye’nin ilk ve tek kadın mizah yazarıyım. Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için yalnızca okullarda öğretmenlerin çabası yeterli olmaz, evde de anne babanın kitap okuyor olması, çocuğun kitap okuma alışkanlığı kazanmasını pekiştirecektir. 

“Eroinle Dans – Ateşten Küle” romanınızda çarpıcı bir konuyu ele alıyorsunuz. Uyuşturucuyu “alevden küle dönüş süreci” olarak yorumluyorsunuz. Bu sürece dair neler söylersiniz?

Eczacı olmasaydım yazamayacağım 2 kitaptan biridir. Bu maddelere yönelik bilgim vardı ama kitabı yazarken çok araştırdım, romana da bu araştırmalarla yön verdim. Romanın kahramanları; Eylül ile Dünya…  Eylül, el bebek gül bebek büyütülmüş en iyi okullarda okutulmuş pırıl pırıl bir genç kız. Yolundan sapmasını haklı çıkaracak hiçbir dayanağı yok. Dünya da parçalanmış bir ailenin sorunlarıyla baş başa bırakılmış bir genç kız. İkisinin, uyuşturucu ortak paydasında buluşması, alevin küle dönüştüğü noktaya el ele yürümeleri düşünülemez bile. Ancak, çok güçlü arkadaşlık ve dostluk bağları bile bazen bataklığa sürükleyebiliyor insanları.

Sanılanın aksine uyuşturuya yalnızca ihmal edilmiş veya parçalanmış ailelerin sorunlu çocukları yönelmiyor. Bu illet, ne yazık ki 9 yaşına inmiş durumda. Uyuşturucu kullanımında yaş sınırının çok düştüğünü, okul çağı çocuklarına bir tehdit oluşturduğunu artık biliyoruz. Eroin de olması gerekmiyor, uyuşturucu haplara ulaşmak ne yazık ki çok kolay. Sigara ve içkiyle başlayıp esrar, kokain, sakinleştirici ya da uyarıcı haplarla süren, uzun bir yolun son noktası eroin.

Gençleri çoğunlukla ortamlar hazırlıyor uyuşturucuya. Merak, macera arayışı, arkadaş çevresi, içinde bulunulan topluluğa uyum çabası, uyuşturucuya en uzak kişileri bile bu kaos haline sürükleyebilir. Ailelerin ilgisi ve dikkati kadar, çocukların da güçlü bir altyapıya ve özgüvene sahip olmaları gerekiyor. Romanda da Eylül ve Dünya’dan yola çıkarak uyuşturucuya dikkat çekmek istedim. Eroinle Dans kitabıyla bu yıl özel bir ödül aldım. Yeşilay tarafından Zümrüdüanka Ödülü’nü “En Yeşilaycı Edebiyatçı” seçilerek aldım. Yanı sıra; adında eroin geçen bir kitap olarak önceleri yadırganan “Eroinle Dans”, Milli Eğitim Bakanlığı’nca okullarda okutulması tavsiye edilen bir kitaptır. Bu açıdan da en çok gençlerin okuduğu bir roman olarak, onlara yararlı olacağını umuyorum.   

“En Son Yürekler Ölür” romanınızda da yine bıçak sırtı bir tema söz konusu. Organ naklini konu alan ilk roman, “En Son Yürekler Ölür”.  Romanı yazarken, neler hissettiniz?

Roman, “yaşamın ölümle bitmeden yeniden başladığı bir kavşakta geçiyor.”  İşte bu kavşakta bir kişi geride kalırken; diğer kişi, geride kalandan aldığı emanetle yoluna devam ediyor. Beyin ölümü gerçekleştikten sonra yürek ölüme direniyor. Nakil yapılan kişiye can veriyor. Birinin hüznü, diğerinin buruk mutluluğu oluyor. Romanı yazarken çok inceleme yaptım, gözlemleyebilmek adına organ nakli yapan cerrahlarla görüştüm, yoğun bakım ünitelerini gezdim, organ nakli öncesi ve sonrasında hastalarla görüştüm. Bu araştırmalar esnasında karşılaştığım bir bilgi, romana yön verdi. Akciğer ve kalp nakli yapılan ABD’li bir dansçı bir kadın var. Nakil ameliyatından “Tim” diye sayıklayarak uyanıyor. Bizde organ nakillerinde vericilerin kim olduğu bilinir ama ABD’de bu gizli bir bilgidir. Dansçı, uzun uğraşlar sonrasında vericisinin motosiklet kazasında hayatını kaybeden Tim adlı bir genç olduğunu öğreniyor. Bu incelemelerden yola çıkarak, romanda nakil yapılan kişilerin, organların gerçek sahipleriyle kendilerini özdeşleştirdiklerine değindim ve “yeşil zeytin” metaforu da bu konuya yaptığım bir atıftır.   

Karaciğer, böbrek ve kemik iliği nakilleri yapılıyor hastanemizde. Organ bağışını “Organ yetmezliği olan hastaların bir kahramana ihtiyacı var. Onların kahramanı siz olun; organ bağışı ile onlar da sağlığına kavuşsun.” diyerek destekliyoruz. Organ bağışına yönelik görüşleriniz nelerdir? 

Organ naklini tıbbın bir mucizesi olarak değerlendiriyorum. Organ naklini ele aldığım “En Son Yürekler Ölür”, adını bilimsel bir gerçeklikten alıyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş kişinin en son kalbi ölüyor. Solunum cihazına bağlı olan hastanın sadece kalbi atıyor. Diğer organlar birer birer iflas ederken, kalp mekanik bir pompa gibi bedeni yaşatıyor. Sonraki 12 - 48 saat içinde kalp de ölüyor. Bu durumun, bizlere verilen mistik bir mesaj olduğuna inanıyorum. Bize “bu organları başka bedende yaşatabilirsiniz” mesajı verildiğini düşünüyorum. Organ bağışını da yeni bir yaşam sunması açısından destekliyorum. Bizde de yurt dışında verici zor bulunuyor ama organ bağışı konusunda toplumda bilinçlenme zamanla daha da artacak.   

Son romanınız “Hasret”, gerçek bir hayat hikayesi. Romandan bahsedebilir misiniz?

“Hasret”te aileleri, sevenleri ve en yakın dostları birbirinden ayıran ve tarihte her zaman ayrılıkların en önemli simgelerinden biri olarak gösterilen “Mübadele” konusunu ele aldım. Yan hikayelerle zenginleştirmiş olsam da birebir gerçek yaşanmış hayat hikayesini konu alan tek kitabım Hasret, bir mübadele romanı. Adından da anlaşılacağı gibi çok derin bir hasreti  barındırıyor. Romanın kahramanı, 1920’lerde Kırşehir’in Keskin ilçesinde yaşayan Tacettin adlı bir genç. Köklü ve varlıklı bir aileye mensup olan Tacettin ile Keskin’de yaşayan ve taverna sahibi Rum kızı Patricia arasındaki aşk, dünyaya gelen oğulları Ali’ye rağmen  Tacettin’in ailesinden kabul görmez. Aile evlenmelerini kabul etmeyince; Patricia annesi ve oğlu Ali ile birlikte geri dönmemek üzere mübadele sözleşmesiyle Selanik’e yerleşir. Geriye büyük bir hasret, bölünmüşlük duygusu, hüsran ve yitirilmiş bir aşk gibi çok güçlü duygular kalır.  

Yakınlarda yeni bir kitap var mı?

Evet, şu an töre cinayetini konu alan bir roman yazmaktayım. Issız Erkekler Korosu’nda bir töre hikayesi vardı. Yusuf’un öyküsüydü. “Pembe ile Yusuf” adıyla yayınlanacak romanda; babası ve ağabeyleri tarafından ablasını öldürmeye şartlandırılan 16 yaşlarındaki Yusuf’u anlatıyorum. Töre cinayetine bugüne dek hep kadın açısından yaklaşıldı, hep kadının hikayesi dile getirildi, kimse töre cinayetine şartlandırılan erkeğin durumunu sormadı. Bu romanda ablasını tutkuyla seven ve çok değer veren bir gencin bu eylemi yapıp yapamayacağını sorguluyorum. “Pembe ve Yusuf”, Güneydoğu’dan İstanbul’a yerleşen bir ailenin öyküsünü anlatacak.   

Son olarak, sağlıklı yaşama dair nelere özen gösterirsiniz?

İşin psikolojik boyutunda; pozitif olmanın gücüne inanıyorum. Çok canımızı sıkan olaylarla karşılaşabiliriz, bunlardan etkilenmememiz mümkün değil. Bu nedenle değiştiremeyeceğim şeyler için üzülmem. Mümkün olduğunca pozitif düşünmeye çalışırım. Bunun yanı sıra ben tek çocuğum.  Yalnızlığı tüm boyutlarımla yaşadığım için çevremin kalabalık olması bana mutluluk verir. Yazma boyutunda ise olmazsa olmaz kuralım, yalnızlıktır. Yazarlık, biraz da yalnızlık gerektirir. Yalnızlık, ruhumda bu hallerde dinginlik yaratır.
İşin bedensel boyutunda ise, tam da doktorların sağlıklı yaşama dair tavsiyeleriyle örtüşen bir yaşam tarzım ve beslenme alışkanlıklarım var.