Bumerang - Yazarkafe

21 Ekim 2014

Anlatının Gücü - Kitle Kültürü Çağında Hikayecilik


İnsanlar arası iletişimin merkezinde bulunan anlatıya, günümüzdeki olanaklar sayesinde, geçmişe kıyasla çok daha fazla zaman ayırabilme şansına sahibiz. Peki, bu bizim için yararlı mıdır, yoksa zararlı mı? Bu, bizim daha derinlikli insanlara dönüşmemizi mi sağlar, yoksa duygusal ve zihinsel açıdan bizi sınırlandıran amaçsız fantezilerle aklımızı mı işgal eder? Anlatı, etkili bir eğitim aracı mıdır, yoksa dezenformasyon tehlikesi taşıyan bir silah mı? Hikayeler, bireysel oyun bahçeleri midir, yoksa evrensel algı kapıları mı?

Günümüzde anlatı dili, algı yönetimine doğrudan yön veriyor. Algı yönetiminin en güçlü aracı da medya. Medyanın anlatı biçimi, artık kitlelerin afyonu olarak görülüyor. “Kitlelerin afyonu” söyleminin ilk dile getirildiği platformlardan biri, Massey College işbirliğiyle Toronto Üniversitesi’nde düzenlenen Massey Konferansları oldu. Kanadalı gazeteci Robert Fulford’un 1999 Massey Konferansı’ndaki “Anlatının Gücü” başlıklı sunumunun CBC Radyosu’nun “Fikirler” serisinin bir parçası olarak gerçekleşen yayını, kitap olarak da okuyuculara sunuldu. Bu kitap, Ece Kardelen’in çevirisiyle Kollektif Kitap tarafından Türkçe olarak yayınlandı.   

Robert Fulford, anlatının esrarengiz topraklarında bu soruların cevabını arıyor.  “Anlatının Gücü”, anlatının tarihçesini, dedikodu biçiminde gelişen anlatıdan başlayarak medeniyet tarihinin yazımından gazetecilikteki kullanımına, edebiyattaki yolculuğundan elektronik anlatının yükselişine kadar kapsamlı bir çerçevede ele alarak gözler önüne seriyor. Fulford, yarım yüzyıllık gazetecilik ve eleştirmenlik deneyimini süzgeçten geçirerek, hikayeleri şekillendiren hayatlar ve hayatları şekillendiren hikayeler içinde okurlarını bir keşfe çıkarıyor.

Robert Fulford, kültürün çok önemli bir parçasını oluşturan hikayeciliği şöyle anlatıyor: “Hikayeler, bizim açıklama, öğretme ve kendimizi eğlendirme yöntemimizdir, çoğunlukla da hepsi bir aradadır. Olgularla duygular burada kesişir. Bu yüzden hikayeler medeniyet için çok önemlidir, hatta medeniyetin kendisi de zihinlerimizde bir anlatılar dizisi olarak yer tutar.”

Robert Fulford’a göre günümüzde anlatı tehdit altında. Toplumun geleneksel olarak yöneldiği “büyük anlatılar” reddedildi ve büyük oranda itibarsızlaştırıldı.  Bir zamanlar din için söylendiği gibi, şimdi de televizyondaki popüler anlatı biçimi kitlelerin afyonu olarak görülmeye başlandı. Kurgu yazarları kitaplarına çok göze batacak anlatılar koymaktan korkar oldu. Ancak tüm bunlara rağmen insanlık anlatıya tutunuyor. “Toplumu şekillendirmeye çalışan büyük anlatılara güvenmeyebiliriz, ama anlatma dürtümüz varlığını sürdürüyor.”

Anlatının Gücü’nün “Dedikodu, Edebiyat ve Benlik Kurguları” başlıklı ilk bölümünde Fulford, anlatının temellerini inceliyor ve insanların benliklerini inşa ederken uydurdukları hikayeleri ele alıyor. Anlatının dünya üzerindeki varlığına dedikoduyla, yani bir kişiden ötekine anlatılan basit hikayelerle başladığını söyleyen Fulford dedikodunun edebiyatı da beslediğine değiniyor. Edebiyatla dedikodu arasındaki yakın ilişkiyi gözler önüne sermek açısından Saul Bellow’un romanı Herzog’un ardındaki hikayeden bahsediyor. Daha sonra hepimizin, kişiliğimiz için gereken bütünlüğü oluşturacak ve bu bütünlüğü koruyacak bir hikayesi olduğu gerçeğine değinerek, kimi zaman kendimiz hakkındaki gerçekler yetersiz gibi geldiğinde, onları bizden beklendiğine inandığımız şekilde yeniden yazabildiğimizi ve kendi benlik kurgularımız yaratabildiğimizi örneklerle açıklıyor.

2. Bölüm’de –“Büyük Anlatılar ve Tarihin Örüntüleri”– Edward Gibbon, H. G. Wells, Arnold Toynbee ve medeniyetin akışını büyük anlatılarıyla değiştirmeye çalışan diğer yazarlara odaklanan Fulford, bu yazarların belli olaylara anlam yükleyen geniş bağlamlar yaratarak tarihi nasıl kuvvetlendirdiklerinden ve bazen bu tarihî hikayelerin toplumları yahut sınıfları yöneten efsanelere dönüştüğünden bahsediyor. Ardından da yakın dönemlerde “büyük anlatı” kavramına yöneltilen eleştirilere değiniyor.

“Sokak Edebiyatı ve Haberlerin Şekillenişi” başlıklı 3. Bölüm, şehir efsanelerini ve gazeteciliği mercek altına alıyor. Fulford insanların, halk anlatılarının en popüler ve en canlı biçimi olan şehir efsanelerine duyduğu ilgiyi ve bunlara sorgusuz sualsiz inanma sebeplerini irdeliyor. Ardından dünyayı hikayeler biçiminde açıklama arzumuzu tatmin etmek için çalışan gazeteler, dergiler, yirmi dört saat yayın yapan haber kanalları ve internetteki haber kaynaklarına odaklanıyor. Gazeteciliğin ortaya çıkışından bugüne dek özellikle haber yazımı ve hikaye anlatımı bağlamında geçirdiği dönüşümlerden ve bu alanda önemli isim ve kuruluşların –George Orwell, James Agee, Ernest Hemingway, Time vb.– katkılarından bahsediyor.

4. Bölüm –“Modernitenin Çatlak Aynası”– Vladimir Nabokov ve Ford Madox Ford’un sıklıkla kullandığı “güvenilmez anlatıcı” kavramını masaya yatırıyor. Fulford, yüzyılın en simgesel edebi araçlarından biri olarak tabir ettiği “güvenilmez anlatıcı” kavramının ortaya nasıl çıktığını, rolünü, zaman içinde ne gibi değişiklikler geçirdiğini ele alıyor. İyi Asker (Ford Madox Ford), Roger Ackroyd Cinayeti (Agatha Christie), Solgun Ateş (Vladimr Nabokov) ve birçok romanda güvenilmez anlatıcının nasıl kullanıldığını inceliyor. Ardından edebiyat eleştirisindeki dönüşüme dikkat çekip, özellikle edebiyatı gizemlerden arındırıp doğruluğunu araştırmayı, içini açmayı, sorgulamayı ve yapısını bozmayı amaç edinmiş postmodern eleştiriyi irdeliyor.

Kitabın “Nostalji, Şövalyelik ve Düşler Âlemi” başlıklı son bölümüyse anlatının günümüz kitle kültüründeki önemi üzerinde duruyor. Hikayeciliğin sırasıyla edebiyat, sinema, radyo, televizyon ve internet mecrası aracılığıyla nasıl bir gelişim gösterdiğini örneklerle açıklayan Fulford son olarak yirmi birinci yüzyılın en çarpıcı kültürel olgularından birini, endüstriyel anlatının, yani kitlesel üretim ve dağıtım için tasarlanmış hikayeciliğin yükselişini ele alıyor.

*Kaynak: Kollektif Kitap - basın bülteni