Bumerang - Yazarkafe

6 Temmuz 2015

“Ritim yoksa, hayat da yok”

“İnsanın ritmi, nabız atışlarındadır. Bileğini tut, nabzını yokla. Nabzını dinle; içinde bir ritim vardır, zaten o ritim yoksa, hayat da yoktur. Ritmin içinde time vardır, sayarsın; bir, iki, üç ve dört… No time, no ritim, no time, no life… Hayatın matematiği de işte bu ritmin ta kendisidir.” 


Müzikle tanışıklığınız nasıl oldu?

Müziğe olan ilgim, evimizdeki piyanoyla başladı. Daha sonra akordiyonu çalabilmek için dersler aldım. Fakat müzikle asıl tanışıklığım, Talas Amerikan Koleji’nde öğrencilik yıllarımda oldu. 12 yaşındayken arkadaşlarımla bir grup kurup, davul çalmaya başladım. Hatta İngiltere’de fotoğrafçılık eğitimi aldığım yıllarda bile çeşitli mekanlarda perküsyon çalmaya devam ettim. Roma’da olduğum bir gün ünlü davulcu Toni Esposito ile tanıştım. Toni Esposito’nun konserine gitmiştik ve bir anda kendimi sahnede perküsyon çalarken buldum. Konserden sonra Toni Esposito, beni turnesine çağırdı, birlikte çok güzel bir İtalya turnesi yaptık. Ardından beş yıl boyunca Roma’da müzik gruplarına dahil oldum. O yıllardan bugüne müzikle bütünleşik bir hayatım var.

Ayhan Sicimoğlu müziğini nasıl tanımlarsınız?

Müziğin evrensel bir dili var ve “Ayhan Sicimoğlu ve Latin All Stars” olarak müziğin evrensel bir dil olduğuna dair güzel bir örnek teşkil ediyoruz. Bu evrensel dili sentezleyip, kendi özgün ekolünü oluşturmuş bir müzisyen olarak  “Latino Turko” diyorum ben buna… Zaten Latin müziğin içinde Endülüs’ten tınılar vardır, Endülüs de Arap ve Afrika tınılarını içerir. Biz “Latino Turko” ile “Türk baharatlı, Latin dokunaklı dünya müziği” yapıyoruz. Perküsyon ve ritim, müziğin enerjisini oluşturuyor. “Ayhan Sicimoğlu” müziği, coşku ve enerji tınılarıyla şekil buluyor.

Perküsyon ustası olarak “ritim” kavramını siz nasıl yorumluyorsunuz?

Ritim, müziğin olduğu gibi hayatın da temeli. Tıpkı kalbimizin, vücudumuzun ritmi olduğu gibi canlı olan her şeyin bir ritmi, bir akışı var. Ritim ve ahenk, hayatta çok önemlidir ve bu ahenk bozulmamalıdır.

Geçtiğimiz yıllarda Senegal'e gitmiştim. Senegalli bir davulcu söylemişti; “İnsanın ritmi, nabız atışlarındadır. Bileğini tut, nabzını yokla. Nabzını dinle; içinde bir ritim vardır, zaten o ritim yoksa, hayat da yoktur. Ritmin içinde time vardır, sayarsın; bir, iki, üç ve dört… No time, no ritim, no time, no life… Hayatın matematiği de işte bu ritmin ta kendisidir.” diye…

Senegal’deyken bir ritim hastanesi olduğunu da öğrendiğimde epey heyecanlanmıştım. Yine aynı davulcu; “İnsan vücudunda elektrik akımı vardır. Bu akımdaki ritim bozulunca bağışıklık sistemi bozulur ve insan hastalıklara açık hale gelir. Biz hastaları davul çalarak tedavi ediyoruz. Psikolojik rahatsızlıklara ve akıl hastalıklarına birebir.” demişti.  

Daha sonra ABD’de Philadelphia’da bir üniversitede yapılan bir araştırma ile ritim ve dansın bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi ortaya konuldu.

Sanırım genç kalıyor olmamın sırrı da ritm ve perküsyonda… Perküsyonda yüksek enerji vardır ve bu enerji hayatın akışını dengeler.  

Sizce her dönemin yaygın müziği farklı mıdır? Müziğe sosyal psikoloji mi yön veriyor sizce?

Elbette. Müzik, insanın olduğu gibi toplumun da ruhundan izler taşır, bu ruhu yansıtır. Her dönemin müziği farklı olabildiği gibi, aynı dönemde farklı toplulukların da dinlediği müzik de ürettiği müzik de birbirinden farklıdır. 

Örneğin son dönemde altyapısı pek de güçlü olmayan bir elektronik müzik  öne çıkıyor. Elektronik müzik, tüketim toplumunun hızlı tüketim ürünü ve müzikteki yozlaşmanın da bir sonucu… Tek bir keyboard ile birçok enstrümanın sesi yapaylaştırılıyor. Tıpkı yemek kültüründeki fast food gibi müzikteki çürüme de 5 dakikada üretilmiş elektronik müziktir. Pop müzik de bir yerde kabak tadı vermeye başladı, hem de cevizsiz. Ceviz olsa yine idare edeceğiz. Oysa bizim müziğimiz; konsantre değil, hem taze sıkılmış portakal suyu, hem de Türk baharatlı, Latin dokunaklı dünya müziği…

Müziğe dair cümlelerinizde çoğu kez tanımlamaları, benzetmeleri “lezzet” ile örtüştürüyorsunuz. Aynı zamanda bir gurme olarak tanıyoruz sizi. Bu açıdan sormak isterim; hayatın bir lezzeti var mıdır sizce?

Yaşamayı tadında seven bir insanım. Hayatın da elbette bir lezzeti var. Kimi zaman acı, kimi zamansa tatlı oluyor. Hayat soframızda acı varsa, tatlıyı; tatlı varsa da acıyı anlayamıyoruz. Güzel bir menünün sırrı, lezzetlerin dengesidir. Ana yemeklerin yanı sıra ara lezzetler de önemlidir, ara lezzetler ile damak lezzetinin tazelenmesi gerekir.   

Peki sizi tanımlayan bir kelime ne olurdu?

Tecrübe! Ancak tecrübeyi de dengelemek gerekiyor. Tecrübe, tıpkı bir şarap gibidir; 1-2 kadeh yararlıdır, ancak daha fazlası karaciğere zararlıdır. İşte bu nedenle hayatta tecrübeler olgunlaştırır insanları.

Ayrıca renkli olmayı seviyorum. Hayat, zaten siyah beyaz.

Siyah-beyaz zıtlıklar içerisinde hayatta griler yok mudur sizce?  

Hayatta griler olmamalı. Griler, hayatı flulaştırır. Gençlere bakıyorum, pek çoğu ya gri ya da siyah giyiniyor. Oysa ben gençleri daha renkli, daha canlı görmek istiyorum.

Diğer yandan; renkler, pozitif enerjiden doğuyor. Hayatta renksizlik, dış görünüşlerimize de yansıyor. İçimizdeki sorunları, renklere yansıtıyoruz.

“Sağlıklı olmak” üzerine neler söylemek istersiniz? Bir gurme olarak beslenmeye dair nelere özen gösterir, neleri tercih edersiniz? En sevdiğiniz yemekler?

Az önce de bahsettim, renklerin gücüne inanıyorum. Canlı ve renkli olmayı seviyorum. Ayrıca doymak için yemiyorum, lezzet için yiyorum. “Sağlıklı besinler lezzetsiz” diye bir kural yok, hem sağlıklı hem de lezzetli besinler aynı anda tüketilebilir.

Akdeniz mutfağı, dünyada yükselen trend. Dünyada yalnızca bizim mutfağımızda “zeytinyağlılar” diye bir grup var. Bizim en büyük şansımız, zeytinyağlılar grubu. Ben de zeytinyağlılar grubu ile beslenmeye özen gösteriyorum. Otların, sebzelerin ve zeytinyağlıların tek kelimeyle hastasıyım.
  
Gezgin bakış açısıyla İzmir’i nasıl buluyorsunuz?

Bir şehri insanları güzel yapar. Ben İzmir’i ve İzmirliler’i seviyorum, hastasıyım!

Eklemek istediğim bir konu daha var. Şöyle ki; geçtiğimiz günlerde Kos adasındaydım. Kos, Hipokrat’ın doğduğu ada. Hipokrat yemini, günümüzdekinden farklı olarak aslında daha uzundur. Doktorluk ve hemşirelik, insan hayatı nedeniyle ulvi mesleklerdir ve Hipokrat yeminine bağlı doktorlarımıza da Medikent kanalıyla selamlarımı iletmek isterim.

Medikent Dergisi için yaptığım söyleşidir. 
http://www.kenthospital.com/images/_medikent/_pdf/1033223952medikent17-k.pdf.pdf