Bumerang - Yazarkafe

6 Mayıs 2016

Tiyatro aşkı, başa düşerse?

Medikent Dergisi için yaptığım söyleşidir. 
http://www.kenthospital.com/medikent.html

Tiyatro aşkı, başına düşünce, sahneler evi olan tiyatromuzun Asi Kuş’u Ali Poyrazoğlu, Medikent Dergisi’ne konuk oldu.

Dünyadan geçmek, bir meydan okumadır. Sanat, meydan okuyanları taçlandırmak için vardır. Sanatla iç içe bir yaşamı seçenler, tacı kendileri takar başlarına.. Kendime meydan okumayı severim. İnsanın en büyük rekabeti kendiyle olanıdır. Aklı başındaki herkesin de böyle yaşaması gerekir. Hayata meydan okuyarak, insan kendisiyle barışık olmayı da öğrenir. Kendileriyle barışık insanların, başkalarını da daha derin bir sevgiyle sevdiklerini biliyorum. Kendimizle barışık yaşadıkça, dünü bugüne, bugünü yarına daha kolay bağlar, başkalarına da daha içten, Seni seviyorum” diyebiliriz.


Tiyatroda 40 yılı geride bıraktınız. Başarılı ve saygın bir kariyer çizginizi koruyabilmek için dünden bugüne nelere önem verdiniz?

Tiyatroda 40. yılı aşkın bir süreyi geride bıraktım.  Epey farklı türleri çalıştım, geniş bir repertuar çıkardım sahneye. Genç oyuncular, seyirci, yazar yetiştirmeye kendimi adadım. Büyük şirketlere eğitimler veriyorum, inovasyon, çeviri yapıyorum, yazıyorum, aşçılık yapıyorum, iyi bir sevgili olmaya çalışıyorum. Televizyon ve sinemada da zaman zaman yer alıyorum ama tiyatro bambaşka. Tiyatrosuz bir hayat düşünemiyorum, en büyük tutkum tiyatro. Eğlenerek yaşamayı tercih ediyorum ve tiyatroda çok eğleniyorum. Her gün yeniden doğuyorum. 2 kez televizyona çıkınca herkes meşhur oluyor ama 40 yıl star kalabilmek çok zor. Aktörün er meydanı, tiyatro sahnesidir ve ben 40 senedir sahnelerdeyim.  İşte bu nedenle yıldız olmak değil, yıldız kalmak marifettir ve ben bunun için çok çalıştım, tiyatroya çok emek verdim.

Tiyatro kariyerinizdeki kilometre taşları sizce neler?

İlk oyunumu 5 yaşındayken, evde aileme sahneledim. Hamlet Oyunu’na gitmiştik. Oyunu izlerken, Hamlet’in babasının ruhu çıktı, ben çok korktum ve ağlamaya başladım “Anne hortlak çıktı!” diye. “Hortlak çıktı!” diye tiyatroda rezillik çıkardım. İşte o küçük çocuk korkusunun üstüne gitmeyi ve yenmeyi tercih etti. Benim hikayem de böyle başladı. Eve gittik, içimden sezgiler vasıtasıyla tiyatro yaparsam, o korkumu yeneceğim hissi geldi. Peki tiyatro neredeydi? Kırmızı kadife perdenin arkasındaydı. Evde yemek masasının üstüne kırmızı kadife örtü vardı. Hemen yemek masasının ayaklarını çevirdim, kuklalar yaptım, bahçeden kumlar taşıdım, Afrika çöllerinde geçen bir prodüksiyon kurguladım. Afrika çöllerinde geçen bir oyun yazdım ve oynamaya karar verdim. Birinci gece anneme, babama, iki kardeşime bilet sattım. İki tane köpeğimiz vardı Cin ve Can Fino…  Onlar da yanımızdaydı. Masanın örtüsünü kaldırdım, alttan aplika çıktı, mumlar yanıyor… Babam zaten isteyerek gelmemişti, 2 dakika sonra uyumaya başladı. Annem bir yandan örgü örüyor, bir yandan da şişi babama batırıyor “Ayıp çocuğa uyuma” diye. Erkek kardeşim, “Bu ne böyle!” diyerek çekti gitti. Kız kardeşim seyretti ama en çok köpekler Cin ile Can beni ilgiyle izledi. Oyun bitti.  Annem, babam alkışlıyorlar, köpekler ne yaptı dersiniz? Birden coşkuyla havlamaya başladılar. İşte o gün anladım köpeklerin de dinlediği bir oyuncu olacaktım, ne zaman Açıkhava da sahne alsam, köpekler tarafından da takip edildim. En son İzmir Sanat’taki söyleşide yine iki köpek en öne gelip, beni izlediler; kariyerim köpeklerin takdiri ile başladı çünkü…

16 yaşında Şehir Tiyatrosu’nda “Tarla Kuşu” oyununda rol aldım. İlk tiyatromu kurduğumda 17 yaşında, konservatuarda öğrenciydim. Adı da Grup 6’ydı. Konservatuarda okurken, Yenikapı’da takıldığımız bir kahve vardı. Bildiğiniz kahve… Kahvenin arkasında bir depo vardı. Ben, Müjdat Gezen ve rahmetli Savaş Dinçer, bir gün kahvenin sahibi Kemal ağabeye “Bize buranın arkasındaki depoyu ver, tiyatro kuracağız” dedik. “Ne yapacaksınız siz burayı?” diye sorunca “Tiyatro yapacağız” dedik, Kemal ağabey de “Verdim, gitti” dedi. 30 iskemle de verdi. Depoyu düzenleyip, tiyatro sahnesine dönüştürdük. Isıtmak için de annemin sobasını çaldık.  Müjdat’la sobayı trene koyduk, Yenikapı’ya götürdük. Sobayı kurduk, akşam eve gittim ki ne göreyim, annem “Eve hırsız girdi” diye çıldırmış. “Ne çaldılar anne? Ne oldu mücevherler mi gitti?” dedim. Annemin bir mücevher torbası vardı, içine 3-5 parça takısını koyardı. Torbaya aile mücevherlerim derdi. Ben de sordum “Aile mücevherleri mi gitti?” diye. “İnanmayacaksın sobayı çalmışlar!” dedi. “Anne hiç olur mu? Hırsızlar eve girip, hiçbir şeyi çalmıyorlar da eski sobayı mı çalıyorlar? Olur mu öyle şey?” dedim. Annem iyi niyetle “Belki fakirdir, çoluk çocuğu vardır, ısınsınlar diye sobayı çalmışlardır” dedi. Kadıncağız 1 ay “Bize hırsız girdi, sobamızı çaldılar” diye tüm komşulara anlattı, durdu. Allah rahmet eylesin.   

17 yaşında biraz ailemin desteği, biraz da çevirmenlik ve yazarlık işlerinden kazandığım para ile konservatuardan sonra İngiltere ve Fransa’da tiyatro konusunda eğitimime devam ettim.

Yıllar sonra da kendi adıma ilk profesyonel tiyatroyu kurmama Aziz Nesin önayak oldu. Bana “Çocuğum kur kendi tiyatronu, sömürtme kendini, içindeki müziği yakala, rengi keşfet” diye verdi de verdi gazı.. Ben de o gazla istifa ettim çalıştığım tiyatrodan. Rengi keşfettim ama içimdekini değil, dışımdakini. O da bembeyazmış, açlıktan... 

1972 yılında “Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu”nu kurarken de parayı bulmak için o zaman yine anneme başvurdum. “Anne tiyatro için bana para lazım senin altınlarını çalabilirim, haberin olsun” dedim. “Aman baban duymasın da, ne yaparsan yap” deyince ben de altınlarla beraber evdeki halıyı da götürdüm sattım.

Radyo tiyatrosu ile çalıştım. Radyo tiyatrosunun kariyerimdeki yeri ayrıdır. 40 radyo tiyatro oyunu ve “Arkası Yarın” yazdım. Radyo tiyatrosunda çok zor bir iştir sesle karakter yaratmak. Radyo tiyatrosu, hayal gücünün kapılarını aralar. İnsanlar, gözlerini kapattıklarında o sesten yararlanarak; o insanları, yüzlerini, ellerini, oturmalarını, kakmalarını, içinde bulundukları mekanı görür radyo tiyatrosunu dinlerken. Bu müthiş bir hayal gücü çalıştırma yöntemidir. Çok faydalı ve önemli bir sanat dalı olduğunu düşünürüm radyo tiyatrosunun.

Sinema, 1970 yılında, televizyon ise 1973 yılında hayatıma girdi. Haldun Dormen, “Lüküs Hayat”ı TRT’ye çekiyordu. Ben o zamana kadar hiç televizyon seyretmemiş, evinde hiç televizyonu olmamış bir oyuncuydum. Televizyonu görmeden televizyona çıkmıştım. Çok eğlenceli bir anıdır benim için.

Ali Uyanık, beni şöhrete kavuşturan diziydi. Ali Uyanık; delikanlı, futbol hastası, ne iş bulursa yapan, koyu Fenerli bir amigo tiplemesiydi.  Ben Fenerbahçeli oynuyordum, karşımdakiler ise Galatasaraylı oynuyordu. Oradan bir çatışma çıkarıyorduk ki, program seyredilsin diye… 1 hafta oynadık Fenerbahçe-Galatasaray diye ama hemen denetimde kıyamet koptu. “Reklam yapıyorsunuz, olmaz değiştireceksiniz” denildi. Biz de ne yaptık? Galatasaray’a “Galataköşk”, Fenerbahçe’ye ise “Fenerbostan” demeye başladık. Denetim vardır her zaman olmuştur ama denetlenmeye çalışanlar, her zaman bir çıkış yolu bulabilir. Ali Uyanık ile meğer sitcom yapıyormuşuz da haberimiz yokmuş. Ben sitcom izlememiştim bilmiyordum, bizim evde televizyon da yoktu. TRT, parodi dizisi istedi.  Ali Uyanık dizisinin hepsi canlı yayındı, durum komedisi yapıyorduk. 350 bölüm devam ettik, Ali Uyanık beni şöhret yaptı. Ali Uyanık, “Serpil” adına aşıktı. Takıntılı bir tipti. Bir kızdan çok hoşlanıyor, gidiyor ve  “Ne senin adın” diyordu? Kızın adı Serpil değilse, “Git elini adıma bulamayayım” diyordu.  Çok sevdiği kız Serpil’le evlenmeyi düşünüyordu. Başka çirkince bir Serpil daha vardı. O da bana musallattı. “Serpil 1, Serpil 2…  Sevdiğim Serpil 1,  Serpil 2 sen var ya öksürük şurubu gibi kızsın.” diyordu. Eğlenceli bir diziydi.

Ayrıca kariyerimdeki başarı öykülerinden biri de Broadway’de sahnelenen ilk Türk oyununda başrol almış olmak…

Özetle, 40 yılı aşkın süredir sahnelerdeyim, tiyatro ile hayatımda nefes alıyorum.

“Ali Uyanık” ile ülke çapında üne kavuştunuz. Peki televizyon ile ilgili düşünceleriniz nedir?

Eğlenmediğim hiçbir işi yapmam. Benim mutlu bir insan olma nedenim, yaptığım işlerde eğlenmemdir. Eğlenmediğimi hissettiğim zaman yapmam ben o işi. Tiyatro sahnesinde çok mutlu oluyorum. O yüzden tiyatro önceliklidir benim için. Sinema ya da televizyon işini de aralar vererek sürdürüyorum.

Televizyon; insanların zihinleri ele geçiren, onların algıyla ele geçiren ve yöneten bir kitle iletişim aracı.  Ekranların hepsi aynıdır zaten.  Televizyon bu denli yaygınlaşmadan önce insanlar daha sosyaldi, insani değerler daha çok öncelikliydi. Kuşaktan kuşağa bilgi, görgü, anılar, deneyler aktarılırdı. Bunlar üzerine konuşulur tartışılırdı. İnsanların kendilerine ayıracak zamanları vardı. Belki daha çok kitap okuyorlardı. Televizyon, insanın kendine ayırdığı zamanın büyük bir kısmını çalıyor. Bu, televizyonun en büyük özelliği.  Bu nedenle televizyon ile olan ilişkilerini insanlar iyi yönetmesini bilmeliler. Televizyon tiryakiliği, televizyon bağımlılığı, bizim toplumu çok iyi etkilemedi bence.

Tiyatroya yıllarını vermiş bir usta olarak, genç oyuncular için neler söylersiniz?

Genç meslektaşlarımız, okullardan çıkmışlar ya da alaylı olarak kendilerini yetiştirmişler, kendilerini yetiştirmeye çalışıyorlar. Kendileri için yeni bir şey, yani seslerini duyurma alanı yaratmaya çalışıyorlar.  İçlerinde çok iyi oyuncular var. Bir kısmı çok iddialı, çok güzel oyunlar hazırlıyorlar.  Gençlerin kendi görüşleriyle,  kendi tarzlarıyla tiyatro yapmalarına ya da herhangi bir iş yapmalarına karşı çıkılmasına şiddetle karşıyım. Hiçbir gence “Sen şair olamazsın, şiir yazamasın, sen niye hikayeci olacaksın, sen niye şarkıcı olmaya çalışıyorsun?“ diye söylemeye kimsenin öyle bir hakkı yok. Kimsenin tekelinde değil şarkıcı olmak, şiir yazmak, oyuncu olmak... Herkes sanatçı olarak geliyor dünyaya. İçinde ritim kavramıyla doğuyor, bütün sanatların anası ritim kavramıdır. Herkes sanatla ilgilenme hakkını kullanmak zorundadır; kendilerini ve dünyayı anlayabilmek, dünyayı ve kendilerini keşfedebilmek için... Gençleri destekliyorum, bugün bizler varız, yarın onlar sizlerin karşısında sahnede olacaklar.

Mutluluğu nasıl tanımlarsınız?

Mutluluk, akıllı insanlar içindir. Kesintisiz, hiç bitmeyecek bir mutluluk, sadece salaklar için söz konusudur.  Aklı başında insanlar, mutluluğun inişli çıkışlı bir  yolculuk olduğunu bilirler ve onun tadını çıkarırlar.

“Tamamla Bizi Ey Aşk” adlı kitabınızda da anlattığınız gibi aşk, insanı nasıl tamamlayabilir?

Bakın bana… Aşk, insanı işte bu hale getirir. Tiyatro aşkı, başıma düştüğünden bu yana evim, mekanım tiyatro sahneleri. Aşk,  insanı yeniden doğurur, gençleştirir. 

Dünyanın en tehlikeli konusu, bence aşk... Kendine bile tanımlamaya girişince, ne kadar zor bir işe soyunduğunu anlıyorsun; zor ve tehlikeli. Peki dünyanın en tehlikeli işi nedir? Politikadır. Aşk ise,  politikadan da tehlikeli bir iştir.  Siyasette genellemeler yapabilirsin ama aşkın herkese göre farklı bir tanımlaması olduğu için genellemeden kaçmak, her birlikteliğe farklı bakmak gerekir. Hayatta genellemelerden çok korkarım. Kolay kolay ele avuca gelen bir şey olmadığı için de ille bir şeye benzetmek gerekirse aşkı, cıvaya benzetebiliriz. Yerinde durmaz aşk, sürekli hareket halindedir. Hem niye tanımlayacaksın ki? Einstein Beyefendi buyurmuş ki “Bilimde bile gerçeklik bir dakika sürer.” İstiyorsan tanımla, 60 saniyedir ömrü... Doğru dürüst bir birliktelik, sürekli kendini yeni baştan tanımlayabilmeli, her gün yeniden. Aşk yenilemeli, tazelemeli... Evet aşkın gerçeğe dönüşmesi için, devrim gibi kendini yenilemesi gerekir. Eğer yenileyemezse, “ten paslanması, ten çürümesi” dediğimiz o meşhur olgu çıkar karşımıza…

Ayrıca, “İçimdeki Timsah” adlı kitabımda da vurguladım; aşk, insanı bir gölge tiyatrosu perdesine dönüştürür.  Zihninde kurduğun, bir düşünceye dönüştürdüğün, taptığın sevgilinin gölgesinin yansıdığı bir perdeye… Bedene can veren düşüncedir. Düşünceye saygı, kendinden başkalarını anlamaya, onlarla iletişim kurmaya, onların öyküleriyle ilgilenmeye yöneltir insanı… Öykülerdir insanları düşündüren ve eğlendiren.

“Ödünç Yaşamlar” kitabınızda ise, insanlık hallerini yorumluyorsunuz.  İnsan, en çok hangi hallerini törpülemelidir? İnsanın kötü halleri nedir sizce?

İnsanın en kötü hali, kibirli halidir. Kibirli, kendisine ve başkalarına düşman halidir. Kendisiyle barışamamış o yüzden de  dünyayla ve diğer insanlarla barışamayan halidir. İnsanın barışamayan hali, en kötüdür, hem kendini bitirir, hem de çevresindekileri tüketir.

Oyunların ve kitapların yanı sıra marka iletişim danışmanlığı alanında da çalışmalar yapıyorsunuz. Bu çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

Günümüzde farklı bir işadamı kuşağı var. Profesyonelliğe inanan ve sürekli kendini yenileyen işadamlarımız var artık… Eski usul patronlar kenarda, çocuklar ve iyi profesyoneller devrede. Değişim oldu! Şimdi bu yeni işadamları, sinerjilerini ve yenilikçiliklerini ortaya koyuyor. Dünyanın kullandığı yöntemleri kullanmak gerektiğini de kabul ediyor. Danışmanlığı da “yeni fikirleri anlatma ustası” olarak yapıyorum. Ben anlatma ustasıyım. Yeni fikirleri berrak bir şekilde zihne yerleştiriyorum. Eğlendirici bir şekilde anlatıyorum. Bu da şirketlerin işine geliyor. Şirketlere ve iş adamlarına da bir nevi “eğitmenlik” yapıyorum.

Bugün artık diyoruz ki, “Her iş adamı içindeki sanatçıyı keşfedecek. Her sanatçı da içindeki iş adamını keşfedecek.” Sanatla ilgisi olsun olmasın herkes,  içindeki sanatçıyı ortaya çıkararak, kendini yaratıcı bir platforma taşımak zorundadır.  Seminerlerde “farkı yaratanın insan olduğu” görüşünden yola çıkarak, insanın kendinden nasıl bir başarı öyküsü yaratabileceğine dair yol gösteriyorum.  Bir şirkete yenilikçi bakış açısının nasıl kazandırılacağı ya da çalışanlar arasında sinerjinin nasıl oluşturulabileceği gibi soruların yanıtlarını arıyoruz.

“Kişisel gelişimde rekabet önemlidir” diyorsunuz. İnsan kendisiyle nasıl rekabet edebilir?

Meydan okuyarak! Evet, zaman zaman kendime meydan okumayı severim. İnsanın en büyük rekabeti kendiyle olanıdır. Aklı başındaki herkesin böyle yaşaması lazım. 

Dünyadan geçmek, bir meydan okumadır. Sanat, meydan okuyanları taçlandırmak için vardır. Sanatla iç içe bir yaşamı seçenler, tacı kendileri takar başlarına. Kendileriyle barışık insanların, başkalarını da daha derin bir sevgiyle sevdiklerini biliyorum. Kendimizle barışık yaşadıkça, dünü bugüne, bugünü yarına daha kolay bağlar, başkalarına da daha içten, “Seni seviyorum” diyebiliriz.

Ali Poyrazoğlu’nu sürekli kendini yenileyen bir oyuncu olarak tanıyoruz. İnsanın kendini yenileme gücünün kaynağı ne olmalı?

Tiyatrocu her gün yeniden doğmak ister, yenilenmek  ister. Ben değişime inanan ve değişimin yönetilmesine inanan bir insan olduğum için bu değişimde insanın kendi konumunu, kendi hal ve gidişini yönetmesi gerekir diye düşünüyorum. Değişim, değişimdir. Karşı olduğu olaylarda da içinde taşıdığı muhalefet duygusuyla, sivil bir yurttaş olarak, sivil toplum örgütlerinde, tek başına, farklı görüşünü, farklı duruşunu da sergilemelidir.

Hayata ve sağlığa dair nelere özen gösteriyorsunuz?

Günde 1-2 saat yüzüyorum. Sahneye çıkıyorum, maç yapmak gibi bir şey benim yaptığım... Her gün 1.5-2 saat sahne kolay mı zannediyorsunuz? İdmanlıyım, performansımın yüksek olması gerekiyor, öyle bir iş yapıyorum, futbolcu gibi bir meslek bizimkisi… Onun için performansıma dikkat ediyorum. Sigara içmem, içki 40 yılda bir içerim.  Devamlı aşık olurum, iyi gelir.

Anne ve babalara çocuklarının yeteneklerini keşfedip, yönlendirmeleri konusunda neler söylersiniz? 

Okullar, birer fabrikadır. Düzene uyulmuş kafalar yaratır. Çocuklar, ancak kitap okuma alışkanlığına sahip olduklarında başarılı olabilirler. Çünkü çocuklara bilgiyi yaratıcılığa dönüştürebilecekleri, o bilgiyi hayatta ve iş yaşamında kullanılabilir bir bilgiye dönüştürüp, ondan yeni bilgiler üretebilecekleri öğretilmiyor. Çocuklar, yaratıcılığın kurallarını ancak okuyarak öğrenebilirler. Çocuklar, kitap okuyarak, kelimelerin gücüyle dil zekasını geliştirirler. Bu nedenle dilin çok iyi bilinmesi temel koşuldur.  Anne ve babalara ilk tavsiyem, çocuklarına kitap alıp, onları okumaya teşvik etmeleridir. Çocukların da kitap ile olan ilişkisini sürdürmelerini, kitabı hayatlarının içine yerleştirmeleri gerekir. Okuma alışkanlığı, çocukken kazanılabilir. Ancak kitap okursanız,  araştırırsanız, yorumlama yetisi kazanırsanız; bilgi, sizin bilginiz olur. Aksi halde bilgi kirliliği oluşur.  Her şeyi bildiğinizi zanneder ama hiçbir şey bilmezsiniz.

Einstein, “Hayal gücü, bilgiden daha önemlidir. Bilgiyi hayal gücünün emrine verdiğim zaman kendimden büyük bir âlim çıkardım” der. Öğretmenlerin rolü de son derece önemli.  İşte  bu nedenle öğretmenlerin derslerde anlattıklarını çocukların anlayabilmesi ve öğrendikleri bu bilgileri yorumlayabilmesi için çocukların hayal gücünü devreye sokmaları gerekiyor.

Ayrıca aileler; çocuklarının kafalarındaki  kurulu saatin standart işleyişini önlemek için sanatla kültürle ilgili özgür şekilde kendilerini ortaya koymalarını da desteklemelidir.