Bumerang - Yazarkafe

8 Mart 2017

Kelimeler ile kalplere dokunmak

Yazar ve müzisyen Kürşat Başar, edebiyat ve müzikle perçinlenen dünyasını Medikent okurlarına anlattı.

Hepimiz inanılmaz karmaşık, ayrıntılarla dolu bir hayata sahibiz. Her günümüzü, anımızı, rüyalarımızı, isteklerimizi, hayallerimizi, yaşadıklarımızı, tanıdıklarımızı ayrıntılarıyla anlatmaya kalkışsak bunu başaramayız. İşte bu nedenle “Bir insanın hayatı sözcüklere döküldüğünde inanılmayacak kadar kısa kalır. Eğer insan, belleğinden geçebilenlerin tümünü yazıya dökmeyi başarsaydı, her insan hayatı, okunması mümkün olmayan sayısız cilde bile sığmazdı." diyorum.  

Kitaplarınızda bileşik cümleler ile okurların kalplerine dokunuyorsunuz. Kelimeler sizce neden güçlüdür? Kelimelerin etki gücüne dair neler söylersiniz?

Aslında kelimelerden çok onları nasıl biraraya getirdiğiniz yani sözdizimi güçlü... Kendine özgü bir sözdizimi, anlatım biçimi, üslubu olan biri insan ilişkilerinde ya da iş hayatında bile her zaman daha fazla ilgi görür bilirsiniz. Edebiyattaysa elbette en önemli şey bu. Yazarlıkla ilgili verdiğim derslerde hep söylediğim bir şey vardır, önce “seni seviyorum” demeden onu sevdiğinizi anlatın, derim.

Peki Kürşat Başar’ı hangi kelimeler tanımlar?

Heyecan, tutku, aşk, mutluluk demek isterim ama bir yazar olarak en zor bulunan sözcükler sanıyorum kendinizi tanımlamak için aradıklarınızdır...

Farklı alanlardaki çalışmalarınızla aslında “sürekli kendini yenileyen bir Kürşat Başar” profili gözlemliyoruz. İnsan kendini nasıl yenileyebilir, nasıl gelişebilir?

Ben sürekli aynı şeyi yapmaktan sıkılan bir insanım. Bir şeyi yapıp bitirdiğimde hemen bir yenisini düşünmeye başlarım hatta belki aynı anda birçok şeyi... Yaptığımız herşey bizi daha zenginleştiriyor ve sonuç olarak hayattan daha fazla zevk almamızı, hayatı daha çok anlamamızı sağlıyor. Bunun için de aslında ne çok boş vakit geçirdiğimizi düşünerek o zamanları çok daha iyi değerlendirebiliriz.

Felsefe eğitimi, hayata bakışınızı nasıl etkiledi?

İnsanlar,  felsefeyi “uçuk düşünceler bütünü” olarak görüyor olabilir ama kesinlikle öyle değil! Bugünkü hukuk, devlet, demokrasi gibi kavramların hemen hepsi felsefeden çıkıyor. Dolayısıyla felsefe tarihini okuduğunuz zaman, insanlık tarihini oluşturan birçok şeyi öğrenmiş olursunuz, hayatı daha bütünsel bakış açısıyla yaşayabilirsiniz.     

Kitaplarınızda kahramanlar aslında genel olarak okurla doğrudan konuşuyor. Kahramanların iç dünyalarını öyle derin yansıtıyorsunuz ki okuyucu kitabı okurken adeta karakteri canlandırabiliyor, karakter ile empati kurabiliyor. Bu açıdan sormak isterim; kitaplar, insanlara empati kurmayı öğretebilir mi? Bunun toplumsal kazanımları neler olabilir?    

Evet bence iyi romanlar insanlarla empati kurmayı sağlayabilir. Bu nedenle her zaman klasikleri okumanın önemini vurgularım. İster Balzac ister Hüseyin Rahmin Gürpınar ister Yaşar Kemal okuyun belki hiç tanımadığınız bir dönemin, bir bölgenin insanlarıyla empati kurabilirsiniz. Bu kişisel ruh haliyle ilgili de olabilir toplumsal sorunlarla ilgili de... Toplumsal kazanımı, kendi içine kapanıp kendini hep haklı sanıp başkalarının da bu dünyada yaşadığını hatırlamanızı, kimseyi ötekileştirmemeyi öğrenmenizi sağlar.

“Yaz” romanınızda “Bir insanın hayatı sözcüklere döküldüğünde inanılmayacak kadar kısa kalır. Eğer insan, belleğinden geçebilenlerin tümünü yazıya dökmeyi başarsaydı, her insan hayatı, okunması mümkün olmayan sayısız cilde bile sığmazdı." diyorsunuz. İnsanlar kendilerini tümüyle neden ortaya koyamazlar?  

Aslında söylemek istediğim şu ki, hepimiz inanılmaz karmaşık, ayrıntılarla dolu bir hayata sahibiz. Her günümüzü, anımızı, rüyalarımızı, isteklerimizi, hayallerimizi, yaşadıklarımızı, tanıdıklarımızı ayrıntılarıyla anlatmaya kalkışsak bunu başaramayız.  O yüzden en ayrıntılı otobiyografiler bile ancak kişinin hayatından süzdükleriyle sınırlı kalır.

Yine aynı romanda “Belki de hayatta ilk öğrendiği şey 'kaybetmek' olan çocuklar için hayaller kurmak, hayatta tutunmanın ve bir günü daha sürdürebilmenin tek yoludur." cümlenize istinaden sormak isterim. Hayatı çocukluğumuzdan itibaren hayal kurarak mı kurguluyoruz? Hayal gücümüz geliştikçe daha mı güçlü oluyoruz sizce?

Çocuklar hayallerle gerçekleri birbirine karıştırır ve ikisini birbirinden ayırmayı öğrendiklerinde büyürler. Ama bizi üzen, başa çıkamayacağımız pek çok şeyden hayaller kurarak uzaklaşabiliriz. Hayaller bizim kendimize özgü ve kimsenin karışamayacağı özel dünyamız.

Evet bence hayal gücümüz geliştikte daha güçlü oluyoruz.

Bir yazınızda “An’ı yaşamak ve bunu yaparken de hayatı olağandışı kılmak… Elbette pek çoğumuzun istediği ama başaramadığı bir şey.” diyorsunuz. “Carpe diem” mottosu, insanın hayata bakışını, hayatını nasıl etkiler?     

Bu hep söylenen ve istenen bir şey ama gerçekleştirmek o kadar kolay değil. Çünkü an’ı yaşamak için birçok şeyden vazgeçmeniz ve başkalarını fazla umursamamız gerekir bu da çok mümkün olmuyor. Ama bu mottoyu en azından unutmadan yaşamak belki insana hayatı ve yaptıklarını ve kendisini çok fazla ciddiye almaması gerektiğini hatırlatır.

Aşkı nasıl tanımlarsınız? Kitaplarınızda geçmişteki bir aşkın iziyle aslında bugünü de yaşayamayan karakterlerinizden yola çıkarak sormak isterim; mutlu aşk yok mudur? Yarım kalmışlık, yaşanamamışlık, insanı neden bugünü yaşamaktan alıkoyar?  Eskiden aşklar başka mıydı? Yoksa geçmişe bakarken biz mi öyle sanıyoruz?

Aşk hep mutlulukla özdeşleştirilir ve insanlar aşık olduklarında mutlu olacaklarına inanır. Oysa aslında aşk sizi çok mutlu edebildiği gibi çok mutsuz da edebilir çünkü çok yüksek bir duygu.

Eskiden aşkların başka olduğu düşüncesi hep dile getirilir ama bundan çok emin değilim. Belki eskiden birine odaklanmak, aşık olunan kişiye bağlanmak çok daha kolaydı. Şimdiyse seçenekler çok fazla. İnsanlar herhangi bir şeye bile tam olarak odaklanamıyor. Oysa aşk, tümüyle kendinizi karşınızdakine yöneltmek, ona odaklanmak, onu yüceltmekle ilgili bir duygu.

Aşkın tanımı, aslında hep eksik kalıyor. Belki de Başucumda Müzik’te yazdığım gibi, “Birini sevmek için elle tutulur bir neden bulamıyorsan aşıksın” diye anlatmak mümkün…

Ayrıca bir yazar olarak söylemeliyim ki aşkı yaşamak, aşkı yazmaktan daha zordur. Çünkü yazarken kelimelerle uğraşıyorsun, yaşarken bir insanla!

Peki nostalji ve retro akımlarının revaçta olması, geçmişin izlerini bugünde arama ihtiyacından mı kaynaklanıyor sizce?

Nostalji ve retro bugüne özgü bir şey değil. Her dönemde bu geçerli. Belki bu zamanda yaşadığımız dünyada aradıklarımızı bulamadığımızda geçmişi özlüyoruz. Ama imkan olup oraya dönebilseydik belki de orada da sandığımız kadar mutlu olmazdık.

Edebiyatın yanı sıra müzik de hayatınıza yön veriyor. Kelimelerin gücüne dair konuştuk, peki notaların gücünü nasıl tanımlarsınız? Kelimeler ve notalar, sizin hayatınızı nasıl şekillendirdi?

Kelimeler ya da notalar aslında sizin içinizdeki bir şeyi ifade etmenizin yolları, araçları... Bu nedenle benim için aralarında fazla bir fark yok. Ben sadece içimdeki bir şeyleri anlatmak istiyorum ve bunun için sözcükleri ya da melodileri kullanıyorum.

Müziğe okul yıllarında piyanoyla başladım.  Sonra davul çaldım. 16 yaşındayken bir arkadaşımdan gelen plaklarla caza ilgi duymaya başladım. Cazda saksofon önemli bir solo enstrüman. Özellikle John Coltrane’i dinledikten sonra bu caza ilgim arttı. Yıllar sonra bir saksofon aldım ve kendi kendime çalışmaya başladım.

Kürşat Başar’ın hayatı nasıldır? Neler sizi mutlu eder?
Neredeyse bütün hayatım çalışarak geçti. Bunun dışında kalan zamanda da yeni projeler, yeni kitaplar, yeni filmler, yeni müzikler peşinde dolaşmayı seviyorum. Benim en büyük keyfim kitaplar ve müzik. Bunun dışında film izlemeyi seviyorum, arkadaşlarımla birlikte olmayı seviyorum, tek başıma kalıp aklıma gelen yeni şeylerin izini sürmeyi seviyorum.

Kitaplarınızda şehirleri de tasvir ediyorsunuz. Peki size hangi şehirler ilham veriyor? İzmir’e dair neler söylersiniz?
Bana en çok ilham veren şehir İstanbul. Bunun dışında Paris, Venedik, Londra ve Barcelona beni çok etkileyen şehirler. İzmir de benim için özel bir yer. Çocukluğumdan aklımda kalan en unutulmaz anı elbette saat kulesi ve fayton. Askerliğimi de Narlıdere’de yaptım. Benim için hep yaz aylarında ailemle gittiğim bir yer olduğundan ne zaman gitsem çocukluğumu hatırlarım ve inanılmaz ışığını, havasını hep çok severim.

Sağlıklı olmaya dair nelere özen gösteriyorsunuz?  
Yazık ki bu konuda fazla bir şey yapamıyorum. Ara sıra heveslenip spora başlıyorum ama sonu gelmiyor. Yeme içme konusunda da çok dikkatli sayılmam ama hep az yerim. Tatlıyla hiç aram yoktur. İlaç içmeyi çok zorunlu olmadıkça sevmem.

Okurlarımıza hayata dair neler önerirsiniz?
Kendilerine de başkalarına da iyi davranmalarını, insanlara ve olup bitenlere anlayışla yaklaşmalarını, kendilerini başkalarının yerine koyabilmelerini, hep biraz daha fazla çalışmalarını, kendilerini zenginleştirecek şeyleri örneğin sanatı, müziği, edebiyatı hiç ihmal etmemelerini ve ellerinde olmayan şeyler için kendilerini fazla üzmemelerini tavsiye ederim.